KİTAPLAR
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

  • Üye Kayıt
ÜMRAN GÜRSES

ÜMRAN GÜRSES

Cite: Ümran Gürses, "Neoclassical Realism, the Limits  of Analysis and International Relations Theory", in Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey: Conceptual, Theoretical and Practical Discussions, Fuat Aksu and Helin Sarı Ertem (Eds.), (Cambridge: Cambridge Scholars Publishing, 2017): 38-57.

 

Download the Article / PDF

Neoclassical Realism, the Limits  of Analysis and International Relations Theory*

Ümran Gürses

Introduction

In this chapter I will assess the neoclassical realist research agenda by critically focusing on the promises and limits of its basic claims, insights and explanations. Before looking at its contributions to IR theory and specifically foreign policy analysis and its limits, I will briefly touch upon neorealism from which neoclassical realism draws its basic premises and on the basis of that it develops the conceptual framework for foreign policy analysis. Then I will elaborate on the basic assumptions, arguments and concepts through which neoclassical realism develops its theoretical and conceptual horizon regarding international politics, the state and foreign policy. The chapter will then go on to identify the limits and problems embedded in neoclassical realism by critically engaging with its basic premises and assumptions which to a large extent come from the realist tradition.

Perşembe, 24 Aralık 2015 20:04

Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi

 

1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin davranışlarını da şekillendirmiştir. Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye NATO’ya üye olmuş, Balkan ve Bağdat Paktlarında aktif bir şekilde yer almıştır. Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi sonrası batı ile arası açılan Suriye, Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaşmıştır. Suriye ve SSCB arasında imzalanan ekonomik ve askeri yardımları içeren anlaşmanın açıklanması ile birlikte bazı bölge ülkeleri ve Türkiye tepki göstermiş ve Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmalarından kuşku duymuşlardır. Bu bağlamda Türkiye yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmeye başlamıştı. Yani Türkiye, kendini hem kuzeyden ve hem de güneyden Sovyetlerin baskısı ile çevrelendiğini algısı taşımaktaydı. Suriye’nin iç siyasetinde ise sol akımların ve Baas partisinin güçlenmesi bu yakınlaşmayı daha da hızlandırmıştır. Suriye’nin bölgede kendisine düşman olarak gördüğü İsrail’e karşı silahlanması ve bu doğrultuda SSCB ile yakınlaşması Türkiye’den aşırı tepki görmüş ve kendisine karşı tehdit olarak algılamıştır. ABD’nin de desteği ile Türkiye Suriye’ye karşı önlemler almaya başlamış hatta sınıra asker yığmıştır, bunun üzerine Suriye konuyu BM gündemine getirmiştir. Sovyetler de gerek Türkiye’nin davranışlarını gerekse ABD’nin verdiği desteğe nota ve mesajlar yardımı ile tepkisini göstermiştir. BM’de diğer devletlerinde desteğiyle kriz yumuşama sürecine girmiş, özellikle krize müdahil olan ABD ve SSCB’nin de istekleri doğrultusunda kriz sona ermiş ve ilişkiler normale dönmüştür. Suriye şikayetini BM’den çekerken Türkiye de sınırdaki askeri varlığını azaltmıştır. Kriz sonucunda ise Türkiye daha çok batıya bağımlı hale gelen bir ülke gelmiş ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri daha kötü bir boyuta taşınmıştır.

 


 

1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş etkilerinin tüm dünyada en hissedilir biçimde gözlemlendiği yıllarda Türkiye’nin bulunduğu Ortadoğu bölgesi de bu durumdan payını almıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya uluslararası sistemi yönlendiren ve etkileyen iki süper güç olarak dünya siyasetini etkileyen birincil aktörlerdir. Bu bağlamda bu iki aktörün yönlendirdiği uluslararası sistemdeki tüm ülkeler ideolojik ve siyasi olarak tarafını seçmek durumundaydı; ABD liderliğinde Batı Bloku ülkeleri ve SSCB liderliğinde Doğu Bloku ülkeleri. Batı Bloku ülkeleri NATO üyesi ve üyesi olmayan ABD ile müttefik olan ülkelerden oluşurken, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na üye olan veya olmayan komünist ülkelerden oluşmaktaydı. Bu iki blok haricinde Bağlantısızlar hareketine üye ülkeler de sistemde yer almaktaydı. Tüm bunlarla birlikte Soğuk Savaş’ın uygulama alanı olarak en iyi yansıyan bölgesi olan Ortadoğu’da 1956’dan başlayarak birçok kriz yaşanmıştır. Süveyş bunalımı, Suriye krizi, Irak darbesi, Ürdün ve Lübnan’daki olaylar bölgedeki yaşanan Soğuk Savaş’ı yansıtan en belirgin örneklerdir. Türkiye ise yürüttüğü politikalar nedeniyle batıya özellikle ABD’ye yaklaşırken bölgede yalnızlaşma süreci yaşamıştır. Bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir;

1950’lerden itibaren, NATO üyeliği sonrası Türkiye’nin Ortadoğu politikasında batı faktörü temel belirleyicisi olmuştur. Türkiye batı ile daha çok yakınlaşırken Mısır’da gerçekleşen ihtilal Mısır’ın batıdan ayrışma sürecini hızlandırmıştır. Arap ülkelerinin Mısır’ın öncülüğünde bir batı karşıtı durumu batı ile paralel politikalar izleyen Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda Ortadoğu ülkelerini batı ile karşı karşıya getiren her olay müttefik ilişkiden dolayı Türkiye’yi bölge ülkelerine karşı pozisyon almayı gerektirmiştir. Türkiye’nin dış politikasını belirleyen diğer bir faktör ise Sovyetler Birliği’dir. Boğazlar ve Toprak talepleri sonrasında Sovyetler ‘den ciddi bir tehdit algısı hisseden Türkiye bölgedeki Ortadoğu Komutanlığı[2] Türkiye’nin dış politikasını uluslararası düzeyde 1952 NATO üyeliği ve bölgesel düzeyde Balkan ve Bağdat Paktı üyeliği şekillendirmiştir.

Demokrat Parti döneminde ve özellikle başbakan Adnan Menderes’in öncülüğünde TDP geleneksel Batıcılık çizgisini izlemekle birlikte statükoculuk çizgisinden ciddi bir sapma göstermiştir. Baskın bir lider özelliği gösteren Menderes, Doğu/Batı arasında hatta Batı'nın kendi içinde dengeleri gözetmemiştir. Bu durum neticesinde ABD'ye karşı olan bağlılık ve bağımlılık sonucu kendini sınırlandırmış ve bu yönelim tüm dış politika kararlarını etkileyecek bir boyuta ulaşmıştır. Aktif ama risklerle dolu bir dış politika yürütmüştür tehdit olarak algıladığı ülkelere karşı batı/ABD’nin destek sınırlarını görmek istemiştir. Ancak jeostratejik önem taşıyan bir orta büyüklükte devlet için aktif politikalar yerine ihtiyatlı politikanın önemi daha büyüktür.[4] Bu bağlamda  Bağdat Paktı’nı kendi güvenliklerine tehdit olarak algılayan Suriye ve Mısır başından itibaren bu pakta mesafeli durmuş diğer Arap ülkelerinin bu pakta yer almasına karşı çıkmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır bir Arap ülkesi hariç; Irak. Türkiye Bağdat Paktı ile bir taşla birkaç kuş vurma hesabı yapmaktaydı; öncelikle ABD ve batının desteğini yanında görmek, sonrasında ise Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, İran ve Irak’ın işgalini önlemek istiyordu özetle Bağdat Paktı’na biçtiği rol NATO’nun tamamlayıcısı olarak faaliyet göstermesidir.[6]

ABD Pakta tam üye olarak katılmak konusunda tereddütlüydü. Paktın toplantılarına gözlemci üye statüsüyle katılacaktı bunun nedenleri arasında SSCB'nin de benzer paktlar kurma ihitmalinin bulunmasıdır.[8]

Paktın imzalanması sonucu Türkiye ile pakta karşı çıkan Arap ülkeleri arasındaki tutumlar gitgide sertleşmiştir. Kürkçüoğlu’na göre Türkiye pakta olan karşı tutumları yanlış algılayarak liderlik yarışına girmiştir. Ancak asıl neden farklıdır; Arap ülkeleri tarafından tehdit olarak algılanmayan hatta sınırı bile olmayan Sovyetlere karşı kurulmuş olan bu Pakt Batı ile işbirliği yapmak hatta Batıya bağlanmak demektir. Ancak bu ülkeler batıyı bağımsızlık mücadelesi verdiği ülkeler olarak görmekte ayrıca İsrail’in kurulmasında sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle bölge ülkeleri için Batı Sovyetler’den daha “tehlikeli” idi.[10]

Tüm bu gelişmeler sonucunda Suriye, Arap milliyetçiliğin lideri olan Mısır’a yaklaşarak olası Bağdat Paktı üyeliği çerçevesinde Türkiye’nin ve batının olası etkilerinden uzak kalmayı seçmiştir. 1945’den itibaren Batı ile yakınlaşırken Ortadoğu bölgesinden uzaklaşan Türkiye, 1950’lerin ortalarından itibaren SSCB’nin bölgeye girmesi ile Arap ülkeler ile ilişkisi kopma noktasına ilerlemişti.[12]  Türkiye kendisinin içinde olmadığı bir krizde müttefiklerinin yaptıkları nedeniyle bölgede biraz daha yalnızlığa itilmiştir.

Dış Politika Yapımı-Menderes Hükümeti ve Suriye Buhranı

Türkiye açısından algısal güvenlik krizi olarak nitelendirebileceğimiz Suriye krizi o dönemdeki “tarihsel korku” olan Sovyet çevrelemesinin yarattığı algının sonucu olarak gerçekleşmiştir. 1945 Sovyet talepleri ve 1951 Kore Savaşı Türkiye’yi komünizm tehdidine karşı aşırı hassas hale getirmiştir. Algısal kriz olan bu krizde Suriye’nin bölgedeki düşmanı olan İsrail’e karşı silahlanması ve güvenmediği batıya karşı Sovyetlere yakınlaşması politikasını Türkiye kendine karşı bir tehdit olarak görmüş ve gereksiz olarak nitelendirebilecek önlemler almış hatta Suriye ile savaşın eşiğine gelmiştir. İki süper gücün de bölgeye dahil olduğu bu krizde Türkiye bölgede yalnızlaşırken batıya daha da yaklaşmıştır. Tüm bu süreçte Menderes hükümeti krizi bir araç olarak kullanarak ABD’nin nereye kadar Türkiye’nin yanında olabileceğini sınamış ve dış yardım alarak finansal desteğini de görmek istemiştir. Bu bağlamda Menderes’in hem kişisel hem de başkanı olduğu partinin dış politika yapımına özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Gerek kriz öncesi gerekse kriz sürecinde baskın bir lider olan Menderes’in Türkiye’yi uluslararası ve bölgesel sistemde nasıl konumlandırdığı, kullandığı araçlar/stratejiler dış politika yapımı özellikle de kriz yönetimi hakkında bilgi vermektedir. Amerikan müttefiki olan Demokrat parti yönetiminin çevreleme politikaları çerçevesinde süper güç ABD’nin bölgeye dahil edilerek Türkiye’nin ulus inşa sürecinde ihtiyaçları kapsamında bir dış politika belirlenmesidir.[14] Menderes yönetimi 1950’lerde sistemik düzlemde NATO’yu öncülleyen ve ulusal düzeyde ise Türk kimliği ile batı güvenlik toplumuna tam üye olma kaygısı taşıyan bir dış politika yürütmeyi hedeflemiştir.[16] Cumhurbaşkanı Bayar ise ABD Büyükelçisi Warren’ı uyararak Suriye ve Mısır’ın Eisenhower doktrininden faydalanması durumunda daha aç gözlü olacaklarını iddia etmiş, Suriye’de sola doğru giden bir eğilim olduğunu söyleyerek birlikte çalışabilecek bir gücün olmadığını ifade etmiştir.[18] Bir uyaran olarak adlandırabileceğimiz bu anlaşmanın açıklanması ile sadece Türkiye değil diğer bölge ülkeleri de endişeye kapılmıştır. Suriye'de komünist bir generalin genel kurmay başkanı olması ve silah sevkiyatına devam edilmesini sağlayan anlaşma ABD'yi de endişelendirmeye başlamıştı. ABD komşuların harekete geçmesini teşvik etmiş bu yönde doğu Akdeniz ve Adana ya gerekli askeri destek yollamıştır. Amerikan 6. filoyu Akdeniz'e göndermiş askeri uçaklarının çoğu İncirlik üssüne getirilmişti. 13 Ağustos’ta meydana gelen diğer bir gelişme ABD’nin krizin içine girmesine neden olmuş ayrıca Suriye ve ABD arasında tansiyonu iyice yükseltmiştir; Suriye hükümeti, Suriye’deki mevcut rejimi yıkmaya çalıştıkları suçlamasıyla üç Amerikalı diplomatı sınır dışı etmişler ve bunun üzerine ABD de Suriye’nin Washington büyükelçisini “istenmeyen adam” ilan etmiştir. Tüm bunların yanında Irak ve Ürdün kralı ayrıca Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson 24 Ağustos 1957’de  Türkiye'ye gelerek Adnan Menderes ve Celal Bayar ile görüşmüş ve ABD olası saldırılara karşı bu ülkelere destek vereceğini söylemiştir. [20] Tüm bu gelişmeler gerek SSCB gerekse Mısır ve Suriye'de askeri bir müdahale hazırlığı olarak görülmeye başlanmıştır.

Bununla birlikte Suriye siyasetinde güçlenen radikal sol hareketler Türkiye’yi endişelendiren diğer bir konu olmuştur. 17 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilerek yerine sol eğilimli Albay Afif Bizri getirilmiştir. [22]

ABD Dışişleri Bakanı Dulles 10 Eylül 1957’de Ankara’daki ABD Büyükelçiliğe gönderdiği telgrafta Türkiye’yi müdahaleye özendirmemekte ancak müdahale etmemeyi söylememesiyle Türkiye’ye yeşil ışık yakmış bunun üzerine Türk Hükümeti sınırdaki güçlerin sayısını 32.000’den 50.000 e yükseltmişti.[24] Bu aşamada Sovyet başbakanının gözdağı vererek olası bir Suriye saldırısı durumunda karşılığının görüleceği mesajı verilmek istenmiştir. Menderes ise mektuba verdiği cevapta Türkiye’nin saldırı niyetinde olmadığını ve Suriye’nin değil de Sovyetler ‘in şikayet etmesini hayret verici bulduğunu söylemektedir. Menderes ayrıca SSCB’nin yaptığı baskıların 1945’teki gibi güvenlik endişesi uyandırdığını ifade ediyor, Suriye’nin “silah deposu” haline gelmesinin de tabi olarak Türkiye’yi endişelendirdiğini belirtiyordu. 14 Eylül 1957’de Türkiye Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada sınırdaki askeri yığınakların asılsız iddialar olduğunun ve sınırdaki askeri harekatın daha önceden saptanmış NATO manevraları olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Suriye Türkiye’yi sınır hadiseleri çıkarmak, Suriye hava sahasına tecavüz etmekle ve sınıra asker yığmakla suçlamış[26] Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri Kruschev 9 Ekim 1957’de New York Times gazetesine verdiği mülakatta:

"Türkiye çok zayıftır. Harb halinde bir gün bile dayanamaz. Harb patlarsa biz, Türkiye'ye yakınız, fakat siz, Amerikalılar, uzaktasınız. Toplar, ateşe başlayınca roketler de uçmaya başlayabilir. O zaman bu hususta düşünmek için dahi geç kalınmış olur" demekteydi.

İlk bakışta çok açık bir tehdit gibi görünen bu sözler, kime söylendiği gözönüne alındığında, Türkiye'ye bir tehditten çok, ABD'ye politikalarını gözden geçirmesi için bir mesaj niteliği taşıdığı görülmektedir.[28]

16 Ekim 1957’de ABD Dışişleri Bakanı Dulles yaptığı basın toplantısında Suriye ve Sovyetlerin Türkiye’ye herhangi bir saldırısı karşısında bunu karşılıksız bırakmayacağını ve  ABD’nin sadece savunmada kalamayacağını söylemiştir. 18 Ekimde Amerikan güdümlü füze kruvazörü Canberra ve altıncı filoya ait bazı gemiler dayanışma gösterisi olarak İzmir limanına gelmişti.[30]

Krizin yumuşaması

Arabuluculuk teklifini reddeden Suriye SSCB ile birlikte 22 Ekimde konuyu BM Genel Kurul toplantısında Suriye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle gündeme getirmiştir. Suriye ve SSCB Türkiye’nin sürgünde bir hükümet kurarak Suriye’de işbaşına getirmeyi planladığını iddia etmiş Türkiye ise bunu reddederek sınırdaki olayların sadece savunma amaçlı olduğunu ileri sürmüştür. 30 Ekim Genel Kurul’da alınan kararda meselenin iki ülke arasında uzlaşma yolu aranarak çözülmesi sonucuna varılmıştır. Suriye temsilcisi Türkiye’nin sınırda askeri yığınak yapmasıyla ortaya çıkan gerginliğin giderilmesi ve gereken tüm tedbirlerin alınması temennisinde bulundu ve böylelikle iki ülke arasındaki ilişkinin gelişeceğini ifade etmesiyle sorunun BM’deki aşaması sona ermiştir.[32] Bu krizde taraflar karşılıklı olarak yaptıkları açıklamalarla krizi tetikleyen davranışlarında ısrar etmemiş veya bu istemlerine son vermişlerdir. Dolayısıyla bir anlamda statüko öncesi duruma geri dönülmesi sağlanmıştır.

Kriz Sonrası Dönem

Kasım ayında Bulganin birincisine kıyasla daha yumuşak ifadeler içeren ikinci mektubunu Menderes’e göndermiştir. İki ülke arasında anlaşmaya varılması için SSCB’nin hazır olduğunu, hiçbir Arap ülkesi ile gizli anlaşmasının olmadığını, Arap ülkelerine yaptığı silah yardımının istiklal savaşı sırasında Türkiye’ye yaptığı yardımla aynı olduğunu söylemiş ve iki ülkeyi ilgilendiren konuların görüşülmesi için yüksek düzeyde konferans yapılmasını teklif etmiştir.[34] Sovyetler ‘in tutumunun yumuşaması Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin de azalmasına neden olmuştur. 1 Şubat 1958 tarihinde Suriye ve Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişler ve Türkiye bu birliği 11 Mart 1958’de resmen tanımıştır. Bu tanıma ile birlikte iki ülke arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır.

Soğuk savaş dönemi krizlerinden olan 1957 Suriye krizi, Türkiye’nin algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilmektedir. Suriye ile iki taraflı olarak yaşanan bu krizde dönemin baskın aktörleri de dahil olmuş ve kriz gelişerek devam etmiştir. Tetikleyici eylem olarak Suriye’nin SSCB ile yakınlaşması ve silahlanması Türkiye ve diğer bölge ülkelerini endişelendirmiş tehdit algısı hisseden Türkiye’yi askeri/siyasi/diplomatik önlemler almaya itmiştir. Türkiye kriz yönetim stratejisi olarak sınırlı tırmandırma seçeneğini kullanmıştır. Şiddet içermeyen askeri eylemler dolayısıyla tetiklenen bu krizde askeri hareketlilikler, manevralar, sınıra kuvvet yığma durumları yaşanmıştır. ABD’nin ve İngiltere’nin desteğini alan Türkiye şiddet içermeyen arabuluculuk gibi çözüme ulaştıracak eylemlerden faydalanmak istemiştir.

Menderes hükümeti için önemli olan ABD’nin ekonomik ve askeri yardımını artarak ülkeye gelmesini sağlamak aynı zamanda herhangi kriz durumunda ABD’nin kendisini ne kadar desteklediğini görmekti. Bu kriz özelinde her ikisi de gerçekleştiği için Türkiye Suriye krizini daha fazla sürdürmemiştir. Bağdat Paktına üye olmamasına rağmen ABD bu süreçte Türkiye’yi yalnız bırakmamış desteğini Türkiye’nin istediği ölçüde sürekli sunmuştur. Bu kriz Soğuk Savaş’ın tüm şiddeti ile yaşandığı tarihlerde iki süper güç arasındaki nüfuz ve güç çekişmesinin Ortadoğu bölgesine yansımasıdır. SSCB yayılma alanı olarak bu bölgeyi seçmiş batılı devletler ve özellikle ABD bölgedeki hayati çıkarlarını korumak için Sovyet yayılmacılığını engelleme yoluna gitmişlerdir. Suriye ile uzun bir sınıra sahip olan Türkiye bu ülkede gerçekleşen ve kendisinin güvenliğini tehdit edebilecek tüm gelişmeleri yakından takip etmiştir. Suriye’deki gelişmeleri kendine yönelmiş olan komünist tehdidi olarak algılayan Türkiye bu tehdidi aşırı ve abartılı bir şekilde değerlendirmiştir.

[2] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası(1945-1970), Barış Kitap, s.49-51

[4] Lütfü Akdoğan, Krallarla ve Başkanlarla 50 Yıl,Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 2011, s.65

[6] Age, s.514

[10] Akdoğan, s.74-75

[12] Age, s.104

[14] El-Fadl, s.40-41

[16] Age, s.46

[18] Age, s.44

[20] Hüner Tuncer, “Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye”, Kaynak Yayınları, s.129

[22] El-Fadl, s.48

[24] Kürkçüoğlu, s.109

[26] Age, s.110

[28] El-Fadl, s.49

[30] Kürkçüoğlu, s.113

[32] Bağcı, s.

[34] El-Fadl, s.50

[35]Tuncer, s.134

Perşembe, 24 Aralık 2015 19:55

Ana Sayfa Haşhaş Ekimi Krizi

hashas
 
Haşhaş Ekimi Krizi
ABD ile Soğuk Savaş döneminde yaşanılan ikinci dış politika krizi olan Afyon Krizi, en genel tanımıyla Türkiye’nin afyon tarımı yapmasını ABD’nin baskıyla engelleme girişimleri olarak özetleyebiliriz. 1968-1973 seneleri arasında inişli çıkışlı bir profil çizen bu kriz dönemin super gücü olan ABD ile yaşanan ekonomik temelli bir kriz olmuştur. ABD’nin ekim yasağı getirme istemine ekonomik yoksunluk yaratacağı, halkın vereceği siyasi desteğin azalması ve egemenlik durumu zarar göreceği için siyasi irade direnç göstermiş ancak kademeli olarak ekim alanları kısıtlanmış ve muhtıra sonucu gelen hükümet afyon ekimini tamamen yasaklamıştır. Öngörüsüz kriz olan bu krizde ABD izlemiş olduğu politikanın krizi tetiklemesini hesaba katmamasından ötürü bu düzeye tırmanmıştır.  
Kriz öncesi evre
1960’ların ortasından itibaren Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson haşhaş konusunu Türkiye ile olan ilişkilerinde öne çıkarmaya başlamıştı. Bir şekilde haşhaş üretimini kontrol altına almayı amaçlayarak uyuşturu alışkanlığı gibi iç siyasetin malzemesi olan bir konuyu dış politika aracı haline getirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Türk hükümetinden haşhaş ile ilgili istekleri başlamıştı, 1963’te TBMM’nde haşhaş üzerinde sıkı bir kontrol sağlayacak olan 245 sayılı yasa çıkarılmıştır. Kasım 1965’te iktidara gelen Demirel hükümeti ABD ile işbirliği için istekli olmakla birlikte narkotik maddeler ile ilgili Tek sözleşmesini Aralık 1966’da imzalayarak 1967’de bu anlaşmaya taraf olmuştur. Bu anlaşma haşhaş ekilen alanlarda üreticilerin devlete ne kadar afyon vereceklerini önceden belirlenmesini öngörüyordu. 1960 sonları ve 1970’lerin başlarında eroin ABD’nin en önemli toplumsal problem haline gelmiştir. Eroin bağımlılarının sayısı günden güne ve katlanarak artıyordu 600 bini bulan bağımlı sayısı ve bunlara bağımlı olarak artan suç oranları ABD yönetimini endişelendiriyordu. Sadece suç oranları değil eroine bağlı ölümlerin artması ve Amerikalı ailerin üçte birinin çocuğunun bağımlı olmasından şikayetçi olması hükümetin bu meseleyi en üst düzeyde ele almasını gerektirmiştir. Bu problemin kaynağı olarak kendilerini değil de üretimin yapıldığı ülkeleri gören ABD bu dönemde tüketilen eroinin haşhaş üretiminin yapıldığı bir ülke olan Türkkiye olduğuna inanıp bunu kamuoyu ile paylaşıyorlardı. Tüketilen eroinin %80’ninin Türkiye’den geldiği kanısı oldukça yaygındı. Bunun sonucunda ABD yetkilileri Türkiye’de üretimin tamamen sona ermedikçe kendi ülkelerindeki problemin devam edeceği kanısına sahiplerdi. Onların perspektifine göre Türkiye Tek Sözleşmeyi imzalamış haşhaşın illegal üretim ve satışını bitirmekle yükümlüdür ve eğer haşhaşın illegal geçişini engelleyemezse haşhaş üretimini tamanen yasaklamalıydı.
Richard Nixon 1968’de ABD’de iktidara geldikten sonra afyon meselesi Türkiye-ABD ilişkilerinin en önemli konusu olmuştur. Nixon başkanlık seçimleri öncesi iki konuda taahhütte bulunmuştu: bunlardan birisi Vietnam Savaşını sona erdirmek, diğeri ise, toplum ve uyuşturucu sorununu çözmekti. Nixon yönetimi uyuşturucu konusunda ABD’nin içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak, afyon üreticisi ve kaçakçısı olan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi görüyordu ve Nixon 1969’dan başlayarak Türk yöneticilerine haşhaş üretimini tamamen bitirme yönünde baskıda bulundu ve bu meseleyi iki ülke arasındaki halledilmesi gereken en önemli problem olarak görmüştür.
Uyuşmazlığın Başlaması; İletişime geçilmesi
1969 yılı Ocak ayında ABD Başkanı Nixon Başbakan Demirel’e kişisel ve gizli bir mektup göndererek 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin SSCB tehditlerine karşı Türkiye’ye yardım ettiğini şimdi önemli bir tehdit ile karşılaşan ABD’ye yardım sırasının Türkiye olduğunu ifade etmiştir. 1969 yılında başkanın özel temsilcisi sıfatıyla Türkiye’ye gelen Senatör Patrick Moynihan, Türk yetkililere ABD’nin 1969 yılının tüm afyon üretimini satın almak istediğini iletti ancak Türkiye bu talebi reddetti. ABD o yıl içinde resmi olarak bu talebini birkaç kez tekrarlasa da sonuç değişmedi. 23 Haziran 1969 tarihinde, Ankara Büyükelçilik görevine atanan William Handley Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e Türkiye’nin tüm haşhaş üretimini satın almak istediğini iletmiş konuyu Başbakan Demirel’e söyleyen Çağlayangil cevaben büyükelçiye şunları söylemişti; haşhaş ekiminin ve afyon üretiminin yüzyıllardır yapıldığını, Türk halkı için gelenekselleşmiş bir ürün olduğunu, hatta afyon isminde bir şehrin bile bulunduğunu, bu ürünün toptan yasaklanamayacağını, ancak 1963’ten beri bazı kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını belirtti. Bu cevapla istediği sonucu alamayan Handley Demirel’i bizzat görmek istemiştir. Yapılan görüşmede Handley üreticilere tazminat olarak verilecek 5 milyon dolar karşılığında 1970 yılı üretimi olan tüm haşhaşın tarlaya gömülmesini teklif etti ve Demirel bunu kesin bir şekilde reddetti.  Ancak Türkiye o yıllarda afyon üretilen illerin sayısını 21’den 9’a düşürmüştü. Tekliflerin sürekli olarak reddedilmesi, ABD’nin Türkiye aleyhine politikaları daha da sertleştirdi. Çeşitli platformlarda Türkiye, ABD gençliğini zehirleyen ve uzlaşmaya yanaşmayan bir ülke olarak anılıyordu. Özellikle Amerikan basını, bu konuda sürekli Türkiye aleyhtarı yayınlar yapmaktaydı.
5 Mart 1970’te ABD Federal Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkanı John Ingersoll, Türk hükümetine yeni bir teklif sundu. Buna göre, haşhaş ekiminin yasaklanması karşılığında, çiftçilere zararlarının karşılanması için üç milyon dolar kredi verilecek, eroin kaçakçılığının engellenmesi için de Türk polisine uçak, silah, cephane yardımı yapılacaktı. Ancak hükümet bir kez daha haşhaş ekiminin yasaklanmasının mümkün olamadığını bildirdi.
Haşhaş, çiftçinin her şeyinden yararlanmakta olduğu önemli bir üründü, ancak hükümetler için afyon üretiminin ekonomik değerinin dışında siyasi bir değeri de vardı. Hiçbir hükümet haşhaş üreticisinin desteğini kaybetmek istemiyordu. Bu şartlar altında 23 Nisan 1970’te resmi temaslarda bulunmak için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Elliot Richardson, tekrar yasaklama talebinde bulundu. Mecliste bütçesi reddedildiği için zor günler yaşayan hükümet, ABD ile haşhaş üreticisi arasında kalmıştı. ABD’nin tepkisinden çekinen hükümet, haşhaş ekim alanlarının 50.600 hektardan 13.000 hektara düşürüleceğini açıkladı. Bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanmış ve ileriki yıllarda daha da azaltılacağının ümit edildiği belirtilmişti. ABD’nin açıklaması basın ve kamuoyunda hükümete karşı tepkileri ateşlemiş ve hükümet de haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasının söz konusu olmadığını açıklamak durumunda kalmıştı. Bu bağlamda sağ ve sol kesime ait gazetelerde ABD’ye karşı sert eleştiriler yer almıştır.
Mayıs 1970’te ABD’de yapılan CENTO toplantısında iki ülke arasında haşhaş konusu görüşülmeye devam etti. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil Richarson’a afyon üretiminin yasaklanmasının mümkün olmadığını bir kez daha söylemiştir.
ABD başkanı Nixon’un özel temsilcisi Moynihan’ın, Haziran 1970 tarihinde, Brüksel’de, Türkiye’nin daimi temsilcisi Muharrem Nuri Birgi’ye, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinin, haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasına bağlı olduğunu belirterek ortamı iyice germişti.
I. Kriz evresi
ABD’nin tavrını yumuşatmak amacıyla, hükümet haşhaş ekilen illerin sayısını bir kararname ile yediye indirdiğini açıkladı. Ancak sınırlandırma kararı, tamamen yasaklama beklentisi içinde olan ABD’nin tavrını daha da sertleştirdi. ABD hükümeti içerisinde de uyuşturucu sorununa bir an önce çözüm bulunması konusunda sert tartışmalar yaşanmaktaydı. Sorunun kökeni olarak gördükleri Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulanması sıkça gündeme gelmeye başlamıştı. Uyuşturucu maddeler konusu görüşülürken, Adalet Bakanı John Mitchell 20 Temmuzda hazırladığı raporda, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulanmasından, hatta ticaretin tamamen askıya alınmasından yana olduğunu belirtmesi ilişkileri son derece gerginleştirdi. Adalet bakanının ekonomik yaptırım içeren tehditleri Türk hükümetinin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Türk kamuoyunda büyük tepki yaratan bu durum neticesinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Orhan Eralp 22 Temmuz’da ABD maslahatguzarı David Cuthell’i bakanlığa çağırarak bu tutumun hayret ve üzüntü ile karşılandığını, en kısa zamanda bir açıklama beklediklerini bildirdi. Ayrıca bir bildiri yayınlayan Türk Dışişleri Bakanlığı bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki dostluk üzerinde olumsuz etki yaratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını ve bu durumun ABD yetkililerine bildirildiği açıklanmaktadır. Başbakan Demirel de bu ifadelerin devletlerin egemenlik haklarıyla bağdaşmadığını söyleyerek bu duruma tolerans gösterilemeyeceğini söylemiştir.  Mecliste de yoğun tepkilere sebep olan bu açıklamalar karşısında muhalefet çok daha sert ifadeler kullanarak ABD’yi protesto etti. Bunun üzerine gazetelerde benzer tepkiler göstererek ABD’yi kendi sınırları dahilinde önleyemediğinden suçu Türkiye’ye atmakta ve ülkeyi kendi sömürüsü olarak gördüğünden istediği yaptırımı uygulamakta ısrarcı olmakla suçlamaktadırlar.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde çok dramatik bir değişim gözlenmemektedir, gerginlik olmasına ragmen ilişkide bir kopma yaşanmamıştur. 1964 Kıbrıs meselesinde hem siyasi elitler hem de kamuoyu müttefik olan ABD ile çıkar farklılıkları olabileceğini çok iyi anlamıştır. Zaten sonrasında da ABD yönetimi, Türk Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırarak, ABD hükümetinin afyon konusunda Türkiye’ye herhangi bir ekonomik yaptırım uygulama niyetinde olmadığını bildirerek teminat verdi. Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar öneren dış ticaret yardım yasası teklifi de ABD kongresinde reddedildi. ABD bu söylemleri eyleme geçirmeyerek müttefiklik ilişkisini korumaya çalışmıştır.
Eylül 1970’te gerçekleşen BM Narkotik Maddeleri Komitesinde konuşan Türk temsilcisi hükümetin amacının afyon üretimini tamamen yasaklamak değil düzenlemeler yaparak imzalanan anlaşmaların getirdiği yükümlülükleri yerine getirilmesi olduğunu ifade etmiştir. 8 Ekim 1970 tarihinde Ingersoll ABD Başkanı Nixon’ın Türkiye’nin ABD’nin uyuşturucu problemine yardımcı olmasını isteyen kişisel bir mektubunu Demirel’e iletmiştir. 10 Kasımda Demirel’in gönderdiği cevabi mektupta ise Türkiye’nin problemin farkında olduğu ve bu sorunlarla mücadele için ABD ile işbirliğine herzaman hazır olduğunu belirtmekteydi. Ancak üretimin tamamen yasaklanması ile ilgili herhangi bir söz verilmemiştir.
Türkiye’nin Baskıları Hafifletme Çabaları
Türk hükümeti kendisine yönelik suçlamaları önlemek ve baskıları azaltmak maksadıyla, Toprak Mahsulleri Yasasında önemli değişiklikler öngören bir yasa teklifi hazırlayarak meclise sundu. Yasa teklifine göre haşhaş ekimi yapılan bölgelere, üreticilere ruhsat vermeye yetkili birer komisyon kurulacak ve üretilen ürünü bu komisyonlar teslim alacaktı. Belirlenen bölgeler dışında üretim yapanlara, ürünü teslim etmeyenlere ağır cezalar verilmesinin yanı sıra, ihbarcılarla, kaçak ekim yapanları yakalayan güvenlik güçlerine ödül verilmesi öngörülmüştü.
Yasa tasarısı hemen sonuç vermiş ve ABD’den memnuniyet belirtisi olarak olumlu açıklamalar gelmişti. 1970 yılı içerisinde uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede Türk güvenlik birimleri önemli aşamalar kaydetmişti. Ayrıca Türkiye, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini büyük ölçüde yerine getirmekteydi. 1966 gibi erken bir tarihte bile Amerikalı uzmanlar Türk polisiyle birlikte afyonun illegal kanallara geçişini önlemek için ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İllegal haşhaş üretimi ve satışını engellemek için afyon alış fıyatı arttırılmış ayrıca ilave polis ve jandarma bölgede görevlendirilerek denetimler genişletilmiştir. Bunun yanında eroin kullanımı ve kaçakçılığı için ABD ve Avrupa’dan çok daha ağır cezalar uygulanmakta yeterli olmayan kaynaklara ragmen polis kaçakçıların yakalanmasında büyük başarılar elde etmektedir. Polis teşkilatı içerisinde narkotik birimler oluşturularak özel eğitime tabi tutulmuştur. Türk hükümeti Türkiye’de bulunan Amerikan Uyuşturucu Takip Ajansı görevlileri ile işbirliği yaparak bu konudaki pozisyonunu yeterince göstermiştir.  
Ancak sorun boyut değiştirmiş, sorun sadece afyonun Türkiye’de ki üretimi değil Türkiye diğer ülkelerde üretilen uyuşturucunun geçiş yolu olmaya başlamıştır. Afyon kaçakçılığı, Türkiye’nin bir sorunu olmaya devam etmekteydi. Bu durum karşısında ABD, yeni önerilerle Türkiye’ye gelmeye devam etti. Ocak 1971’de ABD Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkan Yardımcısı John Warner Türkiye’ye gelerek ABD’nin yeni teklifini iletti. Buna göre, haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması karşılığında, ABD haşhaş yerine ekilebilecek yeni ürünler geliştirilmesi için üç milyon dolar yardım yapacaktı. Görüşmeler bu noktada tıkandı ve sonuç alınamadı. Bunun üzerine ABD’de basın yayın organları Türkiye aleyhtarı yayınlarına tekrar hız verdiler. Bu yayınların olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için Washington Büyükelçi Müsteşarı Ahmet Karasapan CBS televizyonuna bir açıklama yaparak, Türkiye’nin bu konuda o güne kadar attığı adımları anlatarak kendilerine haksızlık yapıldığını belirtti. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin ABD’den aldığı yardımın yanında afyon gelirlerinin az yer tuttuğunu, Türkiye’nin bu özveriyi göstermesi gerektiğini vurgularken, siyasi irade afyon üreticilerinin oylarına muhtaç olduğundan tamamen yasaklamaya yanaşmamaktaydı. Amerikan yönetimi açık bir şekilde ve resmen Türkiye’ye karşı tehditlerde bulunmamıştı fakat diplomatik tekniklerle dolaylı baskı uygulamayı tercih etmişlerdir. Amerikalı yetkililer askeri ve ekonomik yardımı baskı aracı olarak sürekli gündemde tutmaktaydılar. Bu bağlamda ortaya çıkan durum şu şekilde de özetlenebilir ; ABD için öncelik kendi vatandaşlarının sağlığı ve ihtiyaçları idi bu durumda müttefiklere yardım söz konusu olamazdı. Ancak bunun yanında Amerikan yönetimi, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’na göre müttefik ilişkilerine ve NATO çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle kullanılacak yöntem tehditten ziyade Türkiye’ye yardım olmalıydı. Türkiye karşıtı sunulan yasa teklifleri de durumun ciddiyetini Türklere anlatmak için kullanılmıştır. Böylece Türkiye eğer  önlem almazsa bu durum karşısında Amerikalıların karşı tedbirler alacağını çok iyi bilmekteydi.
Amerikan kamuoyu medya ve baskı grupları tarafından yapılan propaganda sonucu ülkelerindeki eroinin kaynağı olarak Türkiye’yinin olduğu algısı yaygındı. Iç politikanın dış ilişkileri bu denli şekillendirdiği bir mesele olan afyon problemini kongre üyeleri kendi seçim bölgelerinde vatandaşları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin olduğunu görmekteyiz. 1972 seçimleri için tekrar aday olan Nixon halkın o dönemdeki en önemli sorunu olan eroin meselesi için birşeyler yaparak kazanmayı garantilemeliydi. (Aynı durum tersten okunduğnda Türkiye için geçerliydi, ABD’ye karşı ne kadar direnebilirlerse görevde kalmaları ve koltuklarını korumaları o derece artar.)
ABD uyuşturucu problemi konusunda haşhaş üretimindeki baskıda haklılık payı olsa da tüm baskıları Türkiye’de üretimin tamamıyle yasaklanmasına odaklamak ve bunu iç siyaset malzemesi olarak kullanılması ABD tarafından yapılan önemli hatalardan biridir. Sorun geleneksel bir geçim kaynağı olan afyon ekiminin yasaklanmasının mümküm olmadığını ABD’li yetkililer öngörememesidir. Bunun yanında haşhaş konusunda ABD ile işbirliği için elinden geleni yapan Demirel hükümeti haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması yönündeki isteklere olumlu cevap vermemiştir. Bu durumun birkaç nedeni bulunmaktadır öncelikle Türkiye’de uyuşturucu problem bulunmadığından üretimin yasaklanması adına herhangi bir iç baskı bulunmamaktadır. Haşhaş ekimi Türkiye’de ki bir kesimin geçim kaynağı idi ve yasaklanması ile bu insanlar ekonomik olarak kötü bir şekilde etkileneceklerdi. O dönemde Adalet Partisinin muhafazakar kesimi partiden ayrılarak Demokratik partisini kurdukları için Demirel hükümeti çoğunluğu iyice azalmıştı bunun üzerine haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması ile bu kesimin de oylarını kaybetmeyi göze alamamıştır. Diğer bir neden ise halkın gözünde ABD’nin baskısına boğun eğmiş ve ABD’nin emirlerini sürekli yerine getiren bir başbakan olarak görülecekti. Ancak bunun yanında Türk yöneticilerin afyonun illegal kanallara geçişini engellemek için yeterli önlemler alamadıkları ve bu nedenle uluslararası prestijine zarar verdikleri de diğer bir gerçektir. Bu durumda devam eden afyonun illegal ekim ve satışı ABD’ye Türkiye’ye baskıda bulunma fırsatı verdiğini Türk makamları yeterince değerlendirememiştir. Türkiye’deki siyasetçiler ABD’nin tüm baskısının ardında Rum ve Ermeni lobilerinin olduğunu ifade etmekteydi. Ayrıca Türkiye’de gittikçe artan bir anti-Amerikan akım oluşmuştu. İşte tüm bu dinamikler arasında Türk-Amerikan ilişkileri, afyon konusunda bir çıkmaza girmiş ve kısırdöngüden kurtulamamıştı.
Haşhaş ekiminin yasaklanması ile krizin yumuşaması
12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş ve Nihat Erim başkanlığında partiler üstü bir teknokrat hükümet iktidara gelmiştir. Bazı kesimler 12 Mart müdahalesinin sebeplerinden birinin de çözülemeyen afyon sorunu olduğunu iddia etmişlerdir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’e göre, ABD muhtırayı teşvik etmiş, afyon konusunda tamamen yasaklamanın ancak oy kaygısı olmayan bir hükümet tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünmüştü.  Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de müdahalenin ardında afyon sorunu nedeniyle ABD’nin olduğunu savunmuştur.
Yeni hükümetin ilk günlerinde, ABD’de Türkiye aleyhtarı kampanyalar tüm hızıyla devam etmekte ve kongrede Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanmasını isteyenlerin sayısı artmaktaydı. 9 Nisan 1971’de ABD Dışişleri Bakanının kongreye sunduğu raporda Türkiye’den kaçak afyon çıkışının bir türlü önlenemediği ve tek çözümün afyon üretiminin tamamen yasaklanması olduğu belirtilmekteydi. Yeni hükümet oy kaygısı olmamasına rağmen kamuoyunun tepkisini düşünerek bu konuda biraz ağır davranmaktaydı. Mayıs 1971’de Türk hükümeti 1971 yılı hasat ürünlerin hepsini satın almış, haşhaş üreticilerinin başka ürünlere yönelmesini teşvik ederek illegal üretime savaş açtığını ifade etmiştir. 16 Mayısta haşhaş alım fiyatı üçte iki oranında arttırıldı 17 Mayısta Büyükelçi Handley Erim’e haşhaşın yasaklanması durumunda hükümete ve çiftçilere yapılacak yardım konusundan bahsetti.
14 Haziran 1971’de ABD Başkanı Nixon, Fransa, Meksika, Tayland, Türkiye ve Vietnam Büyükelçilerini Beyaz Saray’a çağırarak uyuşturucu maddelerin tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili olarak alınacak tedbirleri açıkladı ve bu durumun Amerikan dış politikasının birinci önceliği olduğundan bahsetti. Artık Türkiye’nin başka seçeneği kalmamıştı. Yasaklamanın niteliği ve kapsamı konusunda ABD ile yapılan görüşmeler sonucu Bakanlar Kurulu 30 Haziran 1971’de yayınladığı bir kararname ile Türkiye’de haşhaş ekiminin ve afyon üretiminin 1972 sonbaharından başlayarak tamamen yasaklandığını ilan etti. Üretimin yasaklanması sonucu doğacak zararın karşılanması için ABD’nin 10 yıl süreyle, yılda 3,5 milyondan toplam 35 milyon dolarlık yardımı, Türk Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı raporda yaklaşık 450 milyonu bulan tazminat talebinin çok gerisinde kalmaktaydı. Askeri dönemde iktidarda bulunan hükümet, ABD’nin kararlı tutumuna ancak birkaç ay dayanabilmişti. Başbakan Nihat Erim ve Başkan Nixon haşhaş yasağı ile ilgili açıklamayı kararın verildiği gün yaptılar. Türkiye’nin dünya gençliği için tehlikeli bir hal almış olan uyuşturucu maddeler konusunda sessiz kalamayacağını, denetimlerin işe yaramadığı ve taraf olunan uluslararası anlaşmaların kaçakçılığın önlenememesi halinde üretimin durdurulmasını öngördüğünü yasaklamanın bu nedenle alındığını ifade ediyordu. Ayrıca çiftçilerde görülecek olan kayıpların yeni gelir kaynakları sağlayarak aşılması konusundan söz etmiştir. Erim’e göre Türkiye bu meseleden fazlaca zarar görmüş ve afyonun ülke ekonomisindeki yeri ABD’nin yapacağı destekle karşılaştırıldığında aslında o kadar da büyük olmadığını ifade etmiştir. Türk makamları uyguladıkları yasağı iki nedenle açıklamaktadır; insanlığa yardımcı olmak ve uluslararası toplumdaki Türkiye’nin imajını korumak. Ancak gerçek neden biraz farklıydı; içeride halk ve meclis desteğini elinde bulundurmayan Erim Hükümeti ABD’nin çok ciddiye aldığı haşhaş konusunu bu ülkenin desteğini kazanma adına onun istediği şekilde çözüme kavuşturmuştur. Mevcut rejimin arkasındaki generaller ABD’nin ekonomik, askeri ve siyasi desteğine ihtiyaç duydukları için iki ülke arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesini istememektedirler. Türkiye’nin haşhaş ekimini yasaklamasının diğer bir nedeni de teröristlerin haşhaş kaçakçılığı yoluyla silah elde ettiklerine olan inaçtı, bu yasakla birlikte artık uyuşturucu kaçakçılarının ülkeye silah sokamayacaklarını düşünülmekteydi. Türk hükümetinin kararı ABD Kongresi’nde de memnuniyetle karşılandı. Ancak bazı senatörler kendi hükümetlerini uyararak Türkiye’nin aldığı bu kararla ABD’deki uyuşturucu sorununun çözülemeyeceğini, daha etkili önlemler alınması gerektiğini belirttiler. Bu açıklamalar aslında yetkililerin ABD’ye pek çok yerden uyuşturucu girdiğini bildiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bunlardan en önemlisi ABD’deki eroinin %15 i Meksika’dan gelmekteydi bunun yanında Burma, Tayland, Laos dünya haşhaş üretiminin yarısından fazlasını sağlıyordu. Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da da illegal haşhaş üretimi artmıştı.  Türk kamuoyu yasaklamanın ardında ABD’nin baskılarının olduğunu biliyordu. Bu da hükümete karsı duyulan güvensizliğin artmasına neden oldu. ABD’den yüklü bir tazminat alınacağı konusunda beklentiler vardı ama kamuoyu bu miktarın 10 yıla yayılmış 35 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. Üstelik bunun bir kısmı da araç-gereç seklindeki, belki de çoğu kullanılmış malzeme olacaktı.
Başbakan Nihat Erim ağırlıklı olarak haşhaş yasağı ve karşılığında yapılacak yardımın nasıl ve ne zaman yapılacağı konularını netleştirmek için 18–23 Mart 1972 tarihleri arasında ABD’ye bir ziyarette bulundu.  Burada yaptığı açıklamalar esnasında haşhaş yasağını yüceltmek için ve yardımın bir an önce yapılmasını sağlamak için Türkiye’de üretilen afyonun büyük ölçüde ABD’ye kaçırıldığını bu nedenle yasaklamanın ABD’ye çok büyük katkısı olduğunu söyledi.
ABD yardımının iki ayrı şekilde kullanılması planlanmıştı: Çiftçiye ödenecek tazminat ve yeni projelerin geliştirilmesi. Ancak her iki alanda da başarıya ulaşılamadı. Çiftçilere verilmesi planlanan 10 milyon doların sadece 2 milyon doları 1971–1973 döneminde dağıtılmış kalan 8 milyon dolar bir süre Ziraat Bankası’nda bekletildikten sonra Hazineye devredilmiştir. İkame projeler kapsamında çiftçilere önerilen tahıl, hububat, tütün ve şeker pancarına ise, çiftçiler sıcak yaklaşmamış üretime girenler de hâsılattan memnun olmamıştır. Yüzyıllardır haşhaş ekilen topraklar başka bir ürün için uygun değildi.  
II. Kriz Evresi
1973 yılı sonunda genel seçime giden Türkiye’de hemen hemen tüm siyasi partiler vaatlerinin ilk sıralarında haşhaş ekim yasağının kaldırılacağını belirtiyorlardı. Bu ABD ile ilişkilerin yeniden kriz yaşanabilmesi demekti. Genel seçimler sonrası Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kuran CHP lideri Bülent Ecevit kamuoyu baskısını günden güne daha fazla hissediyordu. Bağımsız bir dış politika amacı güden hükümet her fırsatta yasağı kaldıracağını ifade ediyordu. Mart 1974’te hükümet haşhaş ekimini başlatma niyetinde olduğunu Washington’a bildirdi ve Tarım Bakalığı da üretim için gerekli çalışmalara başladı. Bu durum karşısında çeşitli uyarılarda bulunan ABD yetkilileri Türk makamlarından olumsuz cevaplar almakta yasağın yakında sona ereceğini ifade etmektedirler. 1 Temmuz 1974’te hükümet 7 ilde sıkı devlet kontrolü altında haşhaş ekimine başlanacağı ilan etti: Afyon, Burdur, Denizli, Isparta, Kütahya, Uşak ve Konya. ABD Kongresinde, Türkiye’deki haşhaş konusunda görüşmeler sürerken Temsilciler Meclisi 16 Temmuz 1974’te Türkiye’ye gönderilen bütün askeri ekonomik ve diğer yardımlar ile tüm savunma amaçlı mühimmat ve hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları askıya aldı. Aynı gün Temsilciler Meclisi aldığı diğer bir kararla ABD İhracat ve İthalat Bankası’nın Türk Hükümeti’ne, ajanslarına ve ulusal kuruluşlarına garanti sigorta ve kredi vermesinin 1 Ocak 1975’ten geçerli olmak üzere durdurdu.
ABD Başkanı Gerald Ford, haşhaş yasağı konusunda Türkiye ile müzakerelerin devam ettiği gerekçesiyle yardımı durdurmadı. Ancak 14 Ağustos 1974 İkinci Kıbrıs Harekâtının yapılmasıyla Kongrenin almış olduğu ambargo kararını başkanın durdurması mümkün olmadı ve kararı onayladı. Haşhaş meselesi bu operasyonunun yanında ikinci öneme sahip olan bir konu olmuştur.
İllegal haşhaş trafiğini engellemek için yeni metotlar geliştiren hükümet bitkinin üretici tarafından çizilmesini yasaklıyor bu işlemin sadece fabrikalarda yapılıp tıp dünyasının legal ihtiyaçları için kullanılacağını söylemekteydi. Bu yeni metotla Eylül 1974’te Türkiye, BM’in yaptığı açıklama ile takdirini kazanmıştır. Ayrıca 16 Ekimde bu yeni uygulama diğer ülkeler tarafından da gerçekleştirilmesi için tavsiye edilmiştir. Uluslararası uzmanlarından denetimi sonucu haşhaş üretiminin kesinlikle illegal piyasada olmadığı ispatlanmıştır.
Krizin sona ermesi
1975 yılı içerisinde ABD kongresi, tam üç kez karar alarak haşhaş yasağının tekrar konmasını istedi. Ancak bu kez resmi düzeyde görüşmeler olmadı. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin almış olduğu önlemler sonucu afyon kaçakçılığını büyük ölçüde sona erdirmiş olmasıydı. Hem BM hem de ABD’li yetkililerin Türkiye’de yaptığı incelemelerde, alınan önlemlerin etkinliği ve güvenlik güçlerinin çalışmaları son derece başarılı bulunmuştur. Ayrıca haşhaş ekim ve toplama mekanizmasının yapılan tetkiklerde çok muntazam çalıştığının tespit edilmesi ve bunların duyurulmasıyla afyon sorunu Türk-Amerikan ilişkilerinde öncelikli gündem maddesi olmaktan çıkmıştır. ABD’nin tutumunun değişme sebeplerinden birisi de, 20 Ağustos 1976’da, haşhaşı üreticiden çizilmeden alacak ve işleyecek bir alkaloit fabrikasının temelinin Bolvadin’de atılması olmuştur. Fabrikanın 1981’de üretime başlamasıyla da haşhaşın tekelleşme süreci tamamlanmıştır.
Kriz sonrası evre
Tüm bu amborgo kararı sonrasında Türkiye misilleme olarak ABD üslerini kapatma kararı almış. Bölgesel gündemde ciddi değişimler yaşanmıştır. 15 Temmuzda Yunanistan'da darbe gerçekleşmiş, Kıbrıs barış harekatı başlamış böylelikle Ortadoğunun ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de gündemi değişmiştir. 22 Temmuzda Yunanistan'da cunta yönetiminin düşmüş ve Yunanistan NATO askeri kanadından çıkmıştır. Bu durumda ABD yaptırım kararını bu radikal değişimler neticesinde tam olarak uygulayamamıştır. Bu ortamda ABD Türkiye'yi daha fazla cezalandırmayı istememektedir. Yunanistan kaybettiği bir düzende bir de Türkiye'yi kaybetmek NATO'nun güneydoğu kanadının çökmesi anlamına geldiğinden, güç dengesini korumak istemektedir. Ancak tüm bu endişelere rağmen ambargo kararı yönetimin karşı çıkmasına rağmen uygulanmıştır. Tüm bu gündemle birlikte afyon krizi zamanla unutulan bir kriz olmuş ve ilişkiler kriz sonlandığında kriz öncesi duruma geri dönmüştür.
 
 
 

Site İstatistikleri

Bugün243
Dün517
Bu Hafta1532
Bu Ay5904
Toplam409235

Visitor Info


Who Is Online

1
Online

Perşembe, 12 Aralık 2019 14:31

S5 Quick Contact

S5 Box

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...