Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

  • Üye Kayıt
LAÇİN İDİL ÖZTIĞ

LAÇİN İDİL ÖZTIĞ

Cite: Laçin İdil Öztığ, "Border Security in Turkish Foreign Policy Crises", in Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey: Conceptual, Theoretical and Practical Discussions, Fuat Aksu and Helin Sarı Ertem (Eds.), (Cambridge: Cambridge Scholars Publishing, 2017): 158-177.

 

Download the Article / PDF

 

Border Security in Turkish Foreign Policy Crises*

Laçin İdil Öztığ

Introduction

Borders are not only the lines which demarcate the territories of states, but also related to national security and state coercion.[1] States’ border security priorities might differ depending on threats at borders. Borders might be threatened by the armies of neighboring states.[2] Another challenge to borders comes from non-state actors “who operate across national borders in violation of state laws and who attempt to evade law enforcement efforts.”[3] Terrorists, drug traffickers, illegal immigrants, and refugees are examples of non-state actors.[4]

Perşembe, 11 Şubat 2016 10:28

Ana Sayfa 1935 Bulgaristan Krizi

 


1935 BULGARİSTAN KRİZİ

İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. 1. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri olan İngiltere ve Fransa uluslararası sistemde statükonun devamından yanayken yenilen ve ağır şartlar dayatılan Almanya, İtalya ve Bulgaristan düzenin değişmesinden yanadır.[1] Statükocu ülkeler Locarno ve silahsızlanma anlaşmaları ile 1930’larda düzeni kendi lehlerinde koruma yoluna gitmişlerdir. İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırmış, Almanya, Locarno Anlaşmasını ihlal ederek 1936’dan itibaren Ren bölgesini işgal etmiştir. Ancak, Milletler Cemiyeti’nin revizyonist ülkelerin silahlanmasına sessiz kalması ve ABD’nin izolasyonist dış politika izlemesi 2. Dünya Savaşı’na giden süreci hızlandırmıştır.

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından bakıldığında İngiltere’nin gücünü sorgulayan yeni aktörlerin sistem içerisinde varlığını güçlendirdiği görülmektedir.

İki savaş arası olan bu dönemde uluslararası sistemdeki revizyonist-statükocu rekabeti Balkanlar bölgesi özelinde de yaşanmaktadır.1920’lerden itibaren İtalya’nın revizyonist politikaları Yugoslavya, Yunanistan ve Arnavutluğu tehdit etmeye başlamıştır. İtalya’nın bu politikaları Balkan bölgesini istikrarsızlaştırmış ve özellikle On iki Adalar’ı elinde bulundurması dolayısıyla sınır komşusu olan Türkiye’de 1930’lardan itibaren Türk karar alıcıları açısından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[2]

İtalya’ya karşı Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya statükocu kampta yer alırken, Bulgaristan giderek revizyonist politika izlemeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde Balkan ülkeleri ile antlaşmalar yaparak Balkan bölgesinde istikrarı korumaya yönelik politikaları izlemiştir.[3]Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te, Bulgaristan ile 18 Ekim 1925'te Ankara'da Dostluk Antlaşması ve Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da Barış ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.[4] Balkan ülkeleri revizyonist ülkelerin artan tehdidi karşısında 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan Antantı’nı imzalamışlardır.[5] Türkiye bu tarihten sonra Balkan bölgesinde istikrarı korumak için Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yapmıştır.[6] Ancak, Bulgaristan revizyonist ülkelerle yakınlaşmış ve Balkan Antantı’nı kendi ulusal güvenliği açısından engel ve tehdit olarak algılamıştır. Balkan Antantı bölgesel barışı korumada başarılı olamamıştır. Türkiye dışında imzacı ülkelerden bazıları savaşa dahil olmuşlardır. Yunanistan ve Yugoslavya Antant üyeleri olarak bu süreçte işgale uğramıştır.

Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[7] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[8] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politikada üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[9]

Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[10]1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[11]Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Atatük dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a danışarak Atatürk belirlemektedir.[12] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[13]

1930’lara gelindiğinde modernleşme reformları büyük ölçüde tamamlanmış, rejim konsolide olmuştur. Bu dönemde kırsal kesimin modernize olması amacıyla ‘Halkodaları’ ve ‘Köy Enstitüleri’ kurulmuştur. 1929 ve 1930 dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi de etkilemiş, tarım üretimi gerilemiştir.Bu dönem ekonomi politikaları ile ilgili tartışmalara sahne olmuştur. Muhalefetteki Serbest Cumhuriyet Fırkası liberalizmi savunurken, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası devletçiliği savunuyordu.[14]

1935’te yapılan nüfus sayımına Türkiye’nin nüfusu 16.158.567’dir. Toplam nüfusun %76,5’i köyde, % 23,5’i şehirde yaşamaktadır.

Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşması ile Bulgaristan’ın askeri gücü sınırlandırılmıştır. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Antlaşması’nın  ‘Trakya Sınırına İlişkin Sözleşmesi’nin 1.maddesine göre Türkiye'nin Yunanistan ve Bulgaristan ile olan sınırlarının her iki yanındaki 30 km’lik bölge  askerden arındırılmış ve bu bölge üzerinde hiçbir ülkenin uçağının uçmaması kararlaştırılmıştır.[15]

Lozan sonrası Türkiye ve Bulgaristan’ın birbirlerinden toprak talebinde bulunmamaları ve azınlıklara karşı saygılı tutumları neticesinde iki ülke arasındaki ilişki dostane olarak nitelendirilebilir.[16] 1929 yılında İsmet İnönü, “Bulgaristan ile münasebatımız iyi hissiyat ile meşbudur. Komşu memleketin inkişaf ve saadeti bizim samimi dileğimizdir” diyerek ikili ilişkilerin dostane olduğunu vurgulamıştır.[17] Aynı yıl,Bulgaristan Kralı Boris III “Türk-Bulgar Dostluğu yalnız iki milletin, iki hükümetin menafii iktisadiyesinden ve emniyetlerinin mütekabilen tahtı zamana alınması noktai nazarından değil, belki iki hükümetin Avrupa'dan Asya'ya giden yol üzerinde bulunmaları itibariyle, beynelmilel siyaset sahasında sulhü umuminin muhafazası emrinde kıymet ve ehemmiyeti büyüktür” diyerek Türk-Bulgar ilişkilerinin önemini vurgulamıştır.[18]

Uyuşmazlık evresi:Türkiye-Bulgaristan arasındaki uyuşmazlık süreci Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları yapması ile şekillenmiştir. Bulgaristan, 5 Ekim 1930’da ve 20-26 Ekim 1931 tarihlerinde gerçekleşen Balkan Konferanslarına katılmış, ancak 23-26 Ekim 1932 tarihinde gerçekleşen 3. Balkan Konferansından çekilmiştir. Bunun üzerine,  20-24 Eylül 1933 tarihleri arasında Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofya’yı ziyaret etmiş ve 6 Mart 1929 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanmış olan Tarafsızlık, Uzlaştırma, Yargısal Çözüm ve Hakemlik Antlaşmasının 5 yıllık bir süre için uzatılmasını kabul edilmiştir. Türk heyeti Bulgaristan’ın Balkan Antantı’na katılması için çaba sarf etmiş, ancak Bulgaristan Balkan Antan’na katılmayı reddetmiştir.[19]

7 Mart 1934 tarihinde Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Yugoslavya ve Türkiye-Romanya arasında karşılıklı dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalandı.[20] Bulgaristan’ın bu antlaşmaların gizli maddeleri olduğunu iddia etmesi iki ülke arasında karar alıcılardaki algısal güvensizliği pekiştirmiştir. Bulgaristan, Balkan devletlerinin Milletler Cemiyeti’ne üye olduğunu ancak sınırlarını korumak için başka bir yolu tercih ettiklerini, bu antlaşmaların Milletler Cemiyeti’ni kuran ilkelere uygun olmadığını belirterek sınır güvenliği ile ilgili görüş ayrılığı olduğunu göstermektedir.[21]

28 Kasım 1935 tarihinde üçlü Türk-Yugoslav-Rumen askerî anlaşması imzalanmıştır. Bulgar Ordu Bakanlığı bu askeri antlaşmaların Bulgaristan’a Neuilly Antlaşması’nın askerî hükümlerini değiştirme olanağını vermeyeceğini ve Bulgaristan’ın sergileyeceği saldırgan tutum karşısında üç devlet arasındaki koordinasyonu sağlama amacı özelliği taşıyacağını belirtmiştir[22] Bulgaristan giderek revisyonist eğilimler sergilerken Türkiye’nin statükocu kampta yer alması iki ülke arasında uyuşmazlığın devam ettiğinin göstergesidir.

12 Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Trakya  bölgesine  asker yerleştirmeye başlar.[23] Bu dönemde Türkiye, Trakya’ya üç piyade ve bir süvari tümeni, kolordu ve tümen topçu birliği, istihkâm ve havacı birlikleri yerleştirmiştir.[24]  Balkan bölgesinin giderek istikrarsızlaşması ve İtalyan tehdidi Türkiye’nin silahlanma faaliyetlerinin itici gücünü oluşturur. İtalya’nın 1934 yılından itibaren On iki Adalarda askeri hareketliliği arttırması ve Akdeniz’i Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak tanımlaması Türkiye tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[25] Aynı tarihte, Mussolini’nin 2. Beş Yıllık Faşist kongresinde İtalya’nın Asya ve Afrika’da yayılmacı siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermesi ve 1935’te Habeşistan’a saldırması Türkiye’nin tedirginliğini arttırmıştır.[26]

Türkiye’nin Trakya bölgesinde silahlanma girişimleri Bulgar karar alıcıları açısından krizi tetikleyen unsur olmuştur. 15 Mayıs 1935 tarihinde İstanbul Bulgar konsolosu Türk ve Yunan hükümetlerinin Bulgaristan’a karşı ortaklaşa harekatta bulunacağına inandıklarını belirtir. Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin Balkan devletleri ile imzaladığı askeri anlaşmalar neticesinde 1925 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmeyeceğinden endişe etmektedir.[27] Ordu Kurmaylığı Başkanı Tümgeneral T. Georgiev de konu ile ilgili Bulgaristan’ın tehdit altında olduğunu belirtmiştir.[28] Bulgar yetkililerin bu açıklaması Türkiye’nin silahlanma girişimlerinin Bulgaristan açısından savaş tehdidi olarak algılandığını göstermektedir.

Her ne kadar Bulgar karar alıcılar açısından Türkiye’nin silahlanması krizi tetikleyen unsur olsa da, Bulgar karar alıcılar krizi tırmandırmamayı tercih etmişlerdir. 6 Nisan 1935 tarihinde Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Pavlof Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Bulgaristan’ın Milletler Cemiyeti statükosunu bozmayacağını ve hiçbir ülkeye saldırmaya niyeti olmadığını belirtmiştir.[29]

Bu dönemde Bulgaristan Ordu Kurmaylığı olası savaş durumunda Türk ordusunun durumu ve kapasitesi ile ilgili raporlar yayımlamakta, Bulgar Askerî Kurmaylığı da Doğu Trakya’daki Türk askerinin sayısını ve çalışmaları yakından takip etmektedir.[30] 1937 yılında Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak komutasında Trakya’da kapsamlı manevraları düzenlenir. Edirne Bulgar konsolosunun bu manevraları Bulgar hükümetine güç ve üstünlük gösterisi olarak aktarması Bulgar karar alıcıları açısından krizin devam ettiğinin göstergesidir.[31]

1930’lu yılların ortalarından itibaren Türk dış politikasının ana ekseni yeni bir düzenleme ile Boğazların silahlanmasının meşruiyet kazanması olmuştur. Dolayısı ile Türkiye’nin Bulgaristan ile olan krizi sonlandırma girişimleri 1938’de başlamıştır. Bu tarihte ‘Balkan Diplomasisi’ çerçevesinde Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya ziyaretleri sonrasında Bulgaristan’ı ziyaret ederler. Bulgaristan Çar’ı III. Boris ve Başbakan Köseivanof ile görüşmeler yapılır ve ve 31 Temmuz 1938’de Selanik Anlaşması imzalanır. Selanik Anlaşmasına göre Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki sınırlamalar kaldırılmış;  Türk-Bulgar ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılmış ve Balkan Antantı üyeleri ve Bulgaristan birbirlerine kuvvet kullanmama konusunda taahhütte bulunmuşlardır.[32]

Türkiye, Selanik Anlaşması ile Bulgaristan’a karşı düşmanca bir tutum takınmayacağını resmi olarak taahhüt etmiş ve Türkiye’nin silahlanması ile ilgili Bulgar karar alıcıları tarafından algılanan ulusal güvenlik sorunu ortadan kalkmıştır. Diğer bir ifade ile, Selanik Antlaşması Türkiye’nin Bulgar sınırındaki silahsızlandırma halinin kaldırılması durumuna meşruiyet kazandırmış, Bulgaristan’ın silahlanmasının önünün açılması ile 1934 yılında meydana gelen algısal güvenlik krizi son bulmuştur.

Sonuç olarak, Türkiye ve Bulgaristan arasında uyuşmazlık Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları imzalaması ile başlamış, krizi ortaya çıkaran mesele Türkiye’nin Trakya’daki topraklarını silahlandırması olmuştur. Kriz ortaya çıkmasından hemen sonra sonlanmamış, Türkiye Boğazların statüsünün değişmesine yönelik bir dış politika çizgisi izlemiştir. Montrö ve Selanik Antlaşması ile Bulgaristan’ın silahlanmasının zımni olarak kabul edilmesi ile kriz sonlanmıştır. Kriz sonrası evrede ise Bulgaristan revizyonist ülkelere yaklaşmıştır.

Kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. 2Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması Bulgar karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir faktör olmuştur. Türkiye 1935-1938 yılları arasında Bulgaristan’a karşı zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bölgede revisyonist eğilimlerin yükselişe geçtiği 1935-1938 yılları arasındaki Türkiye’nin dış politika önceliği İtalyan tehdidini bertaraf etmek olmuştur. 1936’da İtalya’nın On iki Adalar’da asker sayısını arttırması ve havalimanı yapması Türkiye’nin endişesini arttırıcı bir faktör olmuştur.[33]

Artan güvenlik tehditlerine karşı Türk karar alıcıları Boğazları askerden arındıran 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmeye dönük diplomatik girişimlerde bulunmuşlardır. 1933 yılında düzenlenen Londra Silahsızlanma Konferansı’nda bu talebini dile getirseler de, başarılı olamamışlardır. Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde Milletler Cemiyeti’ne üye bütün ülkelere nota göndermiş, Karadeniz ve Akdeniz’de istikrarsızlığın arttığını, ülkelerin deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirdiklerin, silahlanma eğiliminin artış gösterdiğini, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış durumlarını dikkate aldığını, savaşa yakın kriz durumlarını yok saydığını vurgulayarak boğazların yeni statüye kavuşması gerektiğini belirtmiştir.[34]

Türkiye’nin notası olumlu karşılanmış 26 Haziran 1936 tarihinde İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Balkan ülkeleri ile Montrö Sözleşme imzalanmıştır.[35] Bu sözleşme ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazları, Bozcaada ve Gökçeada’yı silahsızlandıran maddesi kaldırılmıştır.[36] Türkiye revisyonist ülkelere karşı güvenlik tedbirleri aldıktan sonra müzakere yönetimi ile Bulgaristan ile yaşadığı krizi sonlandırma girişiminde bulunmuştur. Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki engelleri kaldıran Selanik Antlaşmasının imzalanması ile Bulgar karar alıcıları açısından kriz sona ermiştir.

1935 krizine çatışma-krizilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkan özelliği göstermektedir. Diğer bir ifade ile, kriz uzun soluklu, zamana yayılmış bir krizdir. Bir çatışma sürecinde ortaya çıkmadığı için özgün, tekrarlanmayan kriz niteliğindedir.Ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa 1937 krizi gelişen kriz özelliği taşımaktadır. 1931-1934 yılları arasındaki uyuşmazlık sürecinde Bulgar karar alıcılar Türkiye’nin kendi güvenliği ile ilgili atmış olduğu adımların kendine karşı olmadığına ikna olmuş olsaydı uyuşmazlığın krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Yani, Kriz boyunca tetikleyici eylem içeride olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı tek taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Kriz boyunca Türkiye, İtalyan tehdidine karşı güvenlik ve dış politika stratejileri izlemiş, krizi nihayete erdirme yönündeki girişimleri ancak 1938’de başlamıştır.

Krizi tetikleyen eylemin Türkiye’nin Trakya bölgesindeki askeri varlığını arttırması olmasına rağmen o dönemdeki uluslararası ve bölgesel koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür. Diğer bir ifade ile, Türkiye kendi güvenlik kaygıları sonucu Lozan Antlaşması ile askersizleştirilen bölgede asker konuşlandırarak fiili bir durum meydana getirmiştir. Bulgar karar alıcıların bu fiili durumu kendilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak yorumladıkları için bu kriz algısal güvenlik krizi niteliğindedir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Bulgaristan krize algısal güvenlik(siz)lik perspektifinden yaklaşmıştır. Türkiye’nin silahlanma politikası kendi güvenliğini sağlamaya dönük olmasına rağmen Neuilly Antlaşması ile silahlanması sınırlanan Bulgaristan açısından kendi güvenliğine tehdit olarak değerlendirilmiştir.Krize içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik ve siyasi alanları kapsamaktadır. Sınırın silahlandırılması ile tetiklendiği için askeri ve güvenlik boyutu olan bir krizdir. Türkiye, krizi sonlandırmak amacı ile diplomatik ve siyasi kanalları kullanmıştır.

Krizin tetikleyicileri şiddet içermeyen askeri eylem ve dış değişim olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya sözlü tepki (şiddet içermeyen diğer) şeklinde olmuştur.  Kriz tetikleyicisinin şekliysesilahlanma şeklinde kendini göstermiştir.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti sınırlı askeri tehdit olarak gözlemlenmiştir. Revizyonist-statükocu ülkeler arasında gerilimin arttığı ve Bulgaristan dışındaki Balkan ülkeleri arasında siyasi işbirliğinin arttığı bu dönemde silahlanma faaliyetleri Bulgaristan açısından endişe ile izlenmiştir. Uyuşmazlık döneminde Türkiye müzakere yolu ile ikna yöntemine başvurmuş, kriz boyunca zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bu stratejinin uygulanmasında Türkiye’nin Boğazların statüsünün değişmesi noktasındaki dış politika önceliğinin büyük payı vardır. Bulgaristan’ın kriz yönetim stratejisi de krizi askeri ve siyasi araçları kullanarak tırmandırmadığı için zaman kazanma stratejisi şeklindedir.

Türkiye ve Bulgaristan kriz yönetim tekniği olarak müzakere yönetimini kullanmıştır. Kriz boyunca herhangi bir şiddet unsuru söz konusu değildir.  Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Ancak, Balkan Antantı çerçevesinde Bulgaristan’ın algısal güvenliksizliğini ortadan kaldıracak girişimlere destek verilmiştir. Sonucun şekli resmi antlaşma ile olmuş, kriz sonrası bölgede silahlanma ile ilgili zımni yeni statü meydana gelmiştir.

 


[1]Baskın Oran, “Uluslararası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yay., 2001, s. 242.

[2]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, s.293.

[3]William Hale, Turkish Foreign Policy since 1774, 3. Baskı, New York: Routledge, 2000, s. 45.

[4]İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, Cilt 1, Ankara:TTK Yay., 1989, ss. 245-253.

[5]Oran, “Batıda Dış Politika: Denge/İttifak Sorunu”,  Oran, Türk Dış Politikası…,.s. 254.

[6]Hale, Turkish Foreign Policy since 1774…, s. 250.

[7]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104.

[8]Ramazan Gözen “Türk DIŞ Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, ss.286-302.

[9]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”,  Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, 1. Basım, Ankara: Nobel Yay., 2010,  ss. 127-149.

[10]Bu Konuda Bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT  Yay., 2002.

[11]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapısının Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul, İletisim Yay.,1996, s.390.

[12]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.

[13]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul, Cem Yayinevi, 1992, s.171.

[14]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim, 2003, ss. 283-286.

[15]Seha L. Meray,  Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeleler, Cilt 8, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993, ss.60-63.

[16]Lüdmil Petrov, “XX. Yüzyılın Otuzlu Yıllarında Bulgaristan ve Türkiye (Siyasi İlişkiler)”,XX.Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri, Ankara: Genelkurmay Yay., 2005, s. 167.

[17]Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ve Programları, İstanbul: Ak Yay., 1968, s.118.

[18]Bilal N. Şimşir,Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları, Cilt 1, Ankara: TTK Yay.,1993, ss. 504-5.

[19]Melek Fırat, “Balkan Antantı”,Oran, Türk Dış Politikası…, ss.350-1.

[20]“Balkan Misakı Dün Mecliste Müzakere Ve Kabul Edildi”, Cumhuriyet, 7 Mart 1934, S. 1.

[21]“Bulgaristan’ın Balkan Misakı’na Karşı Vaziyeti”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1934, s. 1.

[22]Sevo Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu”, Genel Kurmay Başkanlığı, XX. Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri ve Siyasi İlişkileri, Ankara: Genel Kurmay Basımevi, 2005,  s. 167.

[23]Soner Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk, New York: Routledge, 2006, s. 141.

[24]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 172.

[25]Haluk Ulman, Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler (1923 - 1968),  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 3, (Eylül - 1968), s. 252; Oran, Türk Dış Politikası…, s.295.

[26]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, ss.295-6.

[27]Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, ss. 171-4.

[28]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 174.

[29]“Bulgaristan Silahlanmıyacak”, Zaman, 3 Nisan 1935, s. 6.

[30]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 177.

[31]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 176.

[32]Penelope Kissoudi, The Balkan Games and Balkan Politics in the Inter War Years 1929-1939: Politicians in Pursuit of Peace, New York: Routledge, 2009, s. 161.

[33]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…,s.296.

[34]Ömer Göksel İşyar, Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, 2. Baskı, Bursa: Dora Yay., 2013, s.455.

[35]Şule Güneş, “Türk Boğazları”,ODTÜ Gelişmeleri Dergisi, Cilt 34, 2007, s.2289.

[36]Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey…, s. 127.

Perşembe, 28 Ocak 2016 14:53

Ana Sayfa 1992 Nahçivan Krizi

1992-1993 NAHÇIVAN KRİZİ

Soğuk Savaş’ın son döneminde ABD ve SSCB arasında güç mücadelesinin arttığı  “İkinci Soğuk Savaş” yaşanmıştır.[1]  1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile NATO’nun rolü sorgulanmaya başlamıştır.[2]

Soğuk Savaş sonrası süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin güvenlik endişelerine bırakmıştır.[3] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini iç savaş, mülteci sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında ABD önderliğinde çok merkezli sistem,  sistem düzeyi açısından bölgesel alt sistem mevcuttur.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kafkasya ve Orta Asya bölgesinde Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan bağımsızlığını kazandı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bölgede siyasi istikrarsızlık hakim oldu. Bölgeden Sovyet Birliği’nin çekilmesi ile meydana gelen güç boşluğunu diğer devletlerin doldurmaya çalışması ile bölge devletlerarası stratejik ve ekonomik rekabetin odağı oldu. [4]

Ortadoğu’ya yakın olması ve enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle Kafkasya ABD’nin ilgi odağı oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından  bölgede etkisi zayıflasa da Rusya,  bölgedeki ayrılıkçı güçleri destekleyerek etki alanının genişletme siyaseti izledi. Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı askeri açıdan destekleyerek çatışmaya müdahil oldu.  Bununla birlikte, Körfez Krizi sonrasında ABD’nin yayılmacı siyasetinden endişe eden Rusya

Kafkasya bölgesinde ABD ile güç yarışına girdi.[5] Türkiye’nin bölge ile olan ilişkisi 1990’ların ilk başında kültürel temelli olmuş,[6] 1990’ların ortalarında Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji anlaşmaları imzalanmıştır.[7] Türkiye 1988’den itibaren cereyan eden Ermenistan-Azerbaycan sorununda Azerbaycan tarafını desteklemiş, Azerbaycan’a siyasi ve diplomatik destekte bulunmuştur. Ermenistan’ın 1991 yılında 1921 Kars Antlaşması ile oluşturulmuş sınırı tanımaması sonucu 1992 yılında Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişkileri kesmiştir.[8] Türkiye, Ermenistan ilişkilerinin yeniden düzelmesi olarak Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmesi, soykırım iddialarını bırakması ve Karabağ sorununun çözülmesi şartına bağlamıştır. İran bölgede mezhep temelli dış politika çizgisi izlemiştir. Güney Azerbaycan bölgesi ve Hazar’ın paylaşımı meselesi İran-Azerbaycan ilişkilerinde algısal güvensizlik yaratan bir unsur olmuştur.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[9] Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[10]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[11]

Turgut Özal 1989-1993 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış, bu dönemde Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel başbakan sıfatıyla görev yapmışlardır. 1993 yılında Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakandır. Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[12] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[13] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını dışarıda tutarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[14] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[15]

Cumhurbaşkanı Özal bürokrasi temelli dış politika çizgisini göz ardı ederek pragmatik, ekonomi ağırlıklı ve bir dış politika söylemine ağırlık vermiştir. Batı’lı ülkelerle ilişkileri geliştirmekle birlikte Batı eksenli dış politika geleneğinden farklılaşmıştır. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar ile ilişkileri geliştirerek çok yönlü bir dış politika uygulamıştır.[16] 1 Eylül 1991 TBMM açılış konuşmasında Turgut Özal Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi için bir lider olabileceğinin altını çizmiştir.[17]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[18] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır. [19]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. 1990 itibarı ile yapılan nüfus sayımında toplam nüfus 56.473.035’dir. Nüfusun %59’u il ve ilçe merkezlerinde %41’i belde ve köylerde yaşamaktadır. Nüfusun 28.607.047’u erkek, 27.865.988’i ise kadınlardan oluşmaktadır.Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması ile Türkiye’nin doğu sınırı çizilmiştir. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması Türkiye’nin doğu sınırlarlarını teyit etmiş ve Nahçıvan’ın statüsünü belirlemiştir. Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği ve Türkiye “Nahçıvan kesiminin koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete karşı hiçbir zaman bırakmamak koşulu ile Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda” anlaşmaya varmışlardır.Bu antlaşma ile Nahçıvan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı– Veli Dağ– Bağırsık– Kömürlü Dağ çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü Dağ’dan başlayıp Saray Bulak– Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisinin Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir komisyon eliyle belirlenmesi kararlaştırılmıştır.[20]

Türkiye, ayrıca 13 Ekim 1921 tarihinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la Kars Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma, dostluk antlaşmasıdır ve içerik olarak Moskova antlaşması ile benzerlikler gösterir. Bu antlaşma ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sosyalist Sovyetler Cumhuriyetleri Hükümetleri Nahçıvan bölgesinde Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır. Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde, karşı taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin hükümeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler.[21]

Ermenistan 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan’ı bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra tanımış ve insani yardım malzemesi göndermiştir. Türkiye’nin, Ermenistan ile komşuluk ilişkilerini geliştirmekteki kararlılığını, Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne davet ederek sürdürmüştür.[22] Ancak, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nde 1915 yılında yaşanan olayların “soykırım” olarak tanınması için çalışacağını deklare etmiş, bu deklarasyonun Ermenistan Cumhuriyeti’nin anayasasına temel oluşturacağı belirtilmiştir.[23] Ermenistan, Türkiye ile sınırını belirleyen 1921 Kars ve Moskova Antlaşmalarının geçerli olmadığı iddiasını da gündeme taşımıştır.[24] Bağımsızlık Bildirgesi’nde Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi, Batı Ermenistan olarak nitelendirilmiştir.

Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası soykırım iddialarını gündeme getirmesi ve Türkiye ile olan sınırı tanımaması Türkiye-Ermenistan ilişkilerini gerginleştiren faktörler olarak ele alınabilir. Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Nahçıvan Krizi 1992’de Ermenilerin Nahçıvan’ın Sederek İdari bölgesini işgal etmesi ile başlamıştır. Sederek,Sharur, Babak, Ordubad, Julfa, Kangarli, Shahbuz ile birlikte Nahçıvan’ı oluşturan 7 bölgeden biridir.[25] Sederek’in Türkiye-Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle Türkiye açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’e Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın Ocak 1990’da Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanından hemen sonra başladı. Bu tarihte Ermeniler Sederek’e bağlı Kerki köyünü işgal etti.[26]

1992’den itibaren Nahçıvan’da yoğun çatışmalar yaşanmıştır. 3 Mayıs 1992 tarihinde Ermeni çeteler Nahçıvan’a saldırmış, Türkiye sınırına yakın köylere topçu ateşi açmıştır.[27] Saldırılar karşısında Demirel “Anormal bir durum yok. Hudut ihlali var sadece. Kars Valisi ile konuştum. Endişe edilecek bir durum olmadığını söyledi. Alarm yaratmaya neden olacak bir şey yok. Bush ile görüşeceğim” şeklinde konuştu.[28] Ermeni çeteler 7 Mayıs’ta Günnük köyü ve Şuşa kentini ele geçirmiştir.[29] Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözsel nitelikte olmuştur. Başbakan Demirel, ABD Başkanı George Bush’u arayarak Nahçıvan’da Ermeni saldırılarının devam etmesi halinde Türkiye’nin garantör ülke olarak sessiz kalmayacağını bildirmiştir.[30]

18 Mayıs 1992 tarihinde Ermeniler, Sederek’e tekrar saldırı düzenlemiştir.[31] Daha önce belirtildiği üzere Sederek’in Türkiye ile Nahçıvan arasındaki sınır bölgesinde olması açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’in düşmesi durumunda Türkiye ile Nahçıvan arasında sınır bağı kopmuş olacaktır. Sederek’e saldırılar devam ederken Nahçıvan yarı özerk bölge yönetiminin lideri olan Haydar Aliyev Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ünal Ünsal görüştü. Haydar Aliyev bu görüşmede durumun kritik bir önemi olduğunu ve Sederek’in her an Ermeni güçlerine düşebileceğini belirtti ve Türkiye’den müdahale talebinde bulundu.[32]

Sederek’e gerçekleşen Ermeni saldırıları Türk karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir gelişme olmuştur. Bu tarihten sonra Türk karar alıcılar arasında askeri müdahaleye ilişkin yoğun tartışmalar başladı. Dışişleri Bakan Vekili Onur Kumbaracıbaşı “Nahçıvan Karabağ’a benzemez. İmza koyduğumuz anlaşmalar var. Göz göre göre sınır değişikliğine izin vermeyiz. Ermenilerin daha fazla işin tadını kaçırmalarına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuştu.[33] Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Türkiye’nin Ermenistan’ın Nahçıvan’a dönük saldırılarına daha fazla sessiz kalamayacağını ifade etmiştir. Çetin, Türkiye’nin bu konudaki politikasının “silahla sınır değiştirilemez” şeklinde olduğunu belirtmiştir.[34] Dışişleri Bakanlığı Nahçıvan ile ilgili silah zoruyla oldu-bittilerin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini deklare etmiştir.[35]

18 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Vekili Erdal İnönü “Nahçıvan’ın varlığına neden olmuş anlaşmada imzası bulunan bir ülke olarak, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün korunması ve orada yaşayan insanların bir kazaya uğramaması için büyük dikkatimiz var” diyerek açıklamada bulunmuştur.[36] Erdal İnönü “Orada [Nahçıvan’da] dışarıdan gelen saldırıların durdurulması, saldırganların geri dönmesi, bütün bunların devletlerin ortak gücü ile yeni bir çatışmaya yol açmadan düzeltilmesini istiyoruz” diye konuştu.[37]İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi Ovanisyan’ı telefonla arayarak, Nahçıvan’a yönelik saldırının hemen durdurulması gerektiğini ve saldırıların devam etmesi durumunda sonucun çok ağır olacağını bildirmiştir.[38] Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişesi, Rusya Federasyonu ve ABD temsilcilerine anlatılmıştır.[39]

19 Mayıs 1992 tarihinde Türkiye’nin Ermenistan sınırına bir mekanize tugay ve tümen konuşlandırmıştır.[40] Demirel’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda bir bildiri yayınlanmıştır. Bildiride “Ermenilerin son saldırıları karşısında Türkiye’nin bugüne kadar izlediği dengeli ve müzakereler yoluyla barışın sağlanmasına yönelik politikasının ciddi bir şekilde etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır” denilmiştir.[41] Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması ve Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin politika değişikliğine gideceğini bildirmesi Türkiye’nin krizi tırmandırdığının bir göstergesidir.

Aynı gün Nahçıvan konusu Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüştür. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin şu şekilde konuşmuştur:

“Nahçivan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev ve Sayın Meclis Başkanıyla sürekli görüşmekteyiz. Ermeniler, Nahcivan sınır boyundaki kendi topraklarından top ve roket atışlarıyla, zaman zaman, saldırılarını artırarak sürdürmektedirler, öyle ki, sınıra 20 kilometre mesafedeki Şaror Kaymakamlığı dahi, bu uzun menzilli atışlardan isabet almıştır. Sayın Aliyev, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’la iki defa telefonla görüştüğünü, Petrosyan'ın, kendisine, top ve roket atışlarının durdurulacağına dair söz verdiğini belirtmiş; ancak, biraz önce kendileriyle yaptığım konuşmada, azalmış olmakla birlikte, tümüyle giderilemediğini söylenmiştir. Durumu yerinde incelemek üzere Nahcivan’a derhal bir heyet göndermekteyiz. Heyetimiz, Nahçıvan’ın maruz kaldığı saldırıyı bütün unsurlarıyla yerinde belirlemeye ve gözlemler yapmaya çalışacaktır.

            …

Kafkasya'da, 7 milyonluk Azerbaycan ve 60 milyonluk Türkiye arasında sıkışmış olan 3,5 milyonluk küçük bir ülkenin saldırgan davranışlarına karşı çıkmak için derhal silaha sarılmak cihetine gitmek, gerekirse en son yapılacak işi, en başta yapmak olurdu; bu da, meselenin kendi boyutlarının dışına taşmasına ve genel bir Müslüman - Hıristiyan ihtilafına dönüşmesine yol açabilirdi. Biz, Azerî kardeşlerimizin haklı davalarının sözcülüğünü üstlenerek, hukuk dışı davranan tarafı dünyaya tescil ettirdik ve uluslararası toplumun sorumluluğu üstlenmesini sağlamaya çalıştık. Savaş alanındaki halihazır durum elbette ki geçicidir. Azerbaycan, bu haksız durumun düzeltilmesinde, sadece Türkiye'yi değil, artık, dünyayı da giderek arkasında bulacaktır”.[42]

21 Mayıs 1992 tarihinde Azeriler Ermeniler tarafından ele geçirilen Sederek bölgesindeki Kırmızılar tepesini geri almıştır. Akabinde, bu bölgedeki Mil tepesinin alınması için Azeriler Ermenilerle çatışmaya girmişlerdir. Haydar Aliyev, Türkiye’den asker istemediklerini belirtmiştir. Ancak, durumun belirsizliği karşısında “her gün yeni gelişmeler oluyor. İşler kötüye giderse bu hiç istemeyeceğimiz anlamına gelmesin” diyerek çatışmaların dinamiğine göre Türkiye’den askeri yardıma açık olduklarının sinyallerini vermiştir. [43]

Haydar Aliyev, açıklamasında, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan’ın iki ülke arasında ateşkes sağlanması için Türkiye’nin müdahale etmeme koşulu getirdiğini belirtmiştir. Aliyev “Petrosyan, Nahçıvan ile Ermenistan’ın işbirliği ile olayların önlenebileceğini söylüyor. Bana açıkça Türkiye’nin olaylara karışmamasını, böyle bir durumun sağlanması durumunda ateşkesi durdurmaya hazır olduklarını söyledi. Ben de kendisine savaşın Ermenistan tarafından başlatıldığını, bunu Nahçıvan’ın üzerine yıkmanın yanlış olacağını hatırlattım ve anlaşma yapmaya hazır olduğumuzu bildirdim. Bu görüşmeden sonra Ermenistan’ın Savunma Bakanı Serkisyan’la telefon bağlantısı kurdum. Aynı sözleri o da söyledi” diye konuştu.[44]

23 Mayıs’ta Ermenilerin Sederek’te başlattığı çatışmalar dururken, Azeri milislerin Ermeni tarafına yaptığı top atışları devam etti.[45] 25 Mayıs’ta Demirel Rusya Federasyonu başkanı Boris Yeltsin ile bir araya geldi. Yeltsin görüşme sonrası Rusya’nın Kafkasya bölgesinden askerlerini çekeceğini ve eski SSCB sınırları içindeki mevcut anlaşmazlıkların politik yollardan çözülmesinden yana olduğu mesajını verdi.[46] Görüşme sonrasında imzalanan Türk-Rus ortak bildirisinde Ermenistan kınandı ve Ermenistan-Nahçıvan sınırında yaşanan çatışmaların endişe verici olduğu vurgulandı.[47]

28 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Demirel Türkiye’yi Nahçıvan’a bağlayan Hasret-Umut köprüsünün açılışında “Kim kuvvet kullanarak kullanarak toprak kazanma yoluna giderse, bilmelidir ki, kendisinden daha kuvvetlisi de vardır ve pişman olacaktır” demesi Türkiye açısından krizin devam ettiğinin bir göstergesidir.[48] Türkiye’nin güç kullanma tehdidine rağmen Nahçıvan’a saldırılar devam etmiştir. 31 Mayıs’ta Ermeniler Nahçıvan’ın Ordubad bölgesinin Çotam, Genze, Soyuk ve Çilid köylerini top ateşine tutmuştur.[49]  6 Ağustos 1992 tarihinde Ermeni çeteleri Nahçıvan’a saldırılarını arttırmışlardır. Ermeni kuvvetleri Nahçıvan’ın doğusundaki Şaşur kentini ve bazı köyleri top ateşine tutmuştur.[50]

6 Nisan 1993 tarihinde Türkiye’nin, Nahçıvan sınırına yine askeri birlik konuşlandırmıştır. Sınırda askeri hareketliliğin artması Ermenistan tarafından endişe ile karşılanmış, Ermenistan’ın Moskova Büyükelçisi Feliks Mamikonyan bu durumun Ermenistan’ı misillemeye zorladığını ve Ermenistan’ın saldırıya uğraması durumunda Rusya’dan askeri yardım almayı düşündüklerini belirtmiştir.[51] Bu açıklama, Türkiye’nin sınır politikasının Ermeni karar alıcılar için kriz yaratan durum oluşturduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile, Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması Ermenistan’da Türkiye’nin saldırıda bulunacağına ilişkin tehdit algısında artmaya yol açmıştır. Ermenistan Devlet Başkanı Levon-Ter Petrosyan’ın “Bugüne kadar sorunun barışçıl yoldan çözümlenmesi için uluslar arası camianın harcadığı çabalar, Bakü ve Ankara yüzünden sonuçsuz kaldı” şeklindeki açıklaması Türkiye-Ermenistan arasındaki gerginliği yansıtmaktadır. [52]

7 Nisan 1993 tarihinde Kırgızistan gezisinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Nahçıvan’a asker gönderilmesini önerdi. Özal  “…Ermeni hududunda siz ciddi bir manevra, ciddi bir şey yapsanız, üç tane merminiz de o tarafa düşse…Ne olur?  Yani mesele sen fazla ileri gidersen ben buradayım demektir. Bunu lafla değil, fiilen yapmak lazım…” şeklinde konuştu.[53] Yine konu ile ilgili, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Türkiye Daimi Temsilcisi Mustafa Akşin, “Türkiye, Azerbaycan’ın işgaline izin vermeyecek, Azerbaycan’ı savunacak” diye konuştu.[54]

3 Eylül 1993 tarihinde gerçekleşen Çankaya zirvesinde asker gönderme yetkisi için TBMM’ye gidilmesi tartışıldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in katıldığı toplantıda Azerbaycan ile karşılıklı güvenlik ve işbirliği anlaşmasının yapılması ve Azerbaycan’a yönelik bir saldırı durumunda Türkiye’nin bölgeye asker göndermesi seçeneği masaya yatırılmıştır.  Sonuç olarak, toplantıda Körfez Savaşında olduğu gibi Ermeni saldırılarını durdurmak amacıyla TBMM’den yetki alınması noktasında toplantı yapılmıştır.[55] Aynı tarihte, TSK ait jet uçaklarının Türkiye-Ermenistan sınırında keşif uçuşu yapması, Türk karar alıcıların krize verdiği tepkinin askerileşme derecesini arttırdığını göstermektedir.[56]

11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlaması ile Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandırmaya devam etmiştir. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlaması Türkiye’nin sınırdaki askeri hareketliliğinin Ermenistan tarafından tehdit olarak algılandığı ve bir kriz durumu oluştuğunu göstermektedir.[57]12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi iki ülke arasında yüksek savaş ihtimali olduğunu göstermektedir.[58]

12 Eylül’de kriz iki taraflı tırmanma seyri gösterse de sonra Nahçıvan’da çatışmalar geçici olarak durmuştur. 1 Haziran 1994 tarihinde Ermeni güçleri Sederek bölgesini topçu ateşine tutmuş, Sederek’in Günnet köyüne girip, bölgeye ait tepeleri ele geçirmişlerdir.[59] Çatışmalar 1996 yılında tekrar şiddetlenmiş, Şubat ayında Nahçıvan’a bağlı Yerashavan köyünde Azeri ve Ermeni birlikleri arasında çatışmada birçok kişi yaşamını yitirmiştir.[60] Ancak, 1994 ve 1996 yıllarında yaşanan çatışmalar Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz olarak nitelenmemiştir.

Türk karar alıcılar açısından kriz dönemi 1992-1993 dönemini kapsamaktadır. Türkiye’nin krizi tırmandırması Ermenistan karar alıcılar açısından krizin tetikleyicisi olmuş, sonuç olarak iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Ancak, krizin tırmanmasından hemen sonra unutulma evresine girdiği gözlemlenmektedir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar seyrekleşmiş, iki ülkenin gündeminden düşmüştür. Kriz sonrası evrede Ermenistan’ın Nahçıvan’ı işgalinin büyük oranda engellendiği görülmektedir. Ancak, exclave sayılan Karki bölgesi halen Ermenistan işgali altındadır. Karki, hukuken Azerbaycan’ın bir parçası olsa da, de facto olarak Ermenistan’ın kontrolü altında kalmıştır.[61] Ermenilerin Azerbaycan’ın Karki bölgesini işgal etmesi ile birlikte bölgede yaşayan Azeri nüfusu terk etmiş ve bu tarihten sonra Karki, Tigranashen diye anılmaya başlanmıştır.[62]

Nahçıvan konusunda kriz yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. Nahçıvan krizi Türkiye’nin garantörlüğünü üstlendiği Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün ihlal edilmesi neticesinde ortaya çıktığından ötürü Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir.

1990 yılında Nahçıvan’da gerçekleşen Ermeni saldırıları 1992 yılında yoğunlaşmıştır. Artan Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözlü uyarı niteliğinde olmuştur. 18 Mayıs’ta Türkiye ile Nahçıvan sınır bölgesinde yer alan Sederek’e saldırı düzenlenmesi Türk karar alıcıları açısından kriz yaratan durum olarak değerlendirmiştir. Türkiye sınırına asker konuşlandırarak ve gerekirse güç kullanacağını deklare ederek krizi tırmandırmıştır. 3 Eylül 1993 tarihinde iki tarafın da karşılıklı olarak sınırına asker yığması savaşın eşiğine gelindiğinin göstergesidir. Ancak krizin sonuçlanması hukuksal bir düzenleme ile gerçekleşmemiştir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’da çatışmalar kısa süreli olarak durmuş, Nahçıvan konusu Türkiye’nin ana gündem maddesinden çıkmıştır. Çatışmaların Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskıları neticesinde azalması nedeniyle sonucun niteliği Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı kategorisinde değerlendirilebilir. 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında küçük çaplı çatışmalar olsa daNahçıvan’ın toprak bütünlüğü korunmuştur.

Nahçıvan krizi  çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa ani kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri Ermenistan  (devlet) olmuştur. Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Kriz sürecince herhangi bir devlet ya da örgütün doğrudan müdahalesi olmamıştır.

Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında Ermenistan doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil etmemesine rağmen Türkiye, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan uluslararası antlaşmalara taraf olması sonucu Nahçıvan sorununa müdahil olmuştur. Dolayısıyla, Türkiye açısından kriz Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün tehdit edilmiş olması ve saldırıya uğraması ile ortaya çıkmıştır.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz özelliği taşımaktadır. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal alanları kapsamaktadır. Sederek idari bölgesi Türkiye’nin Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle stratejik öneme sahiptir. Türkiye Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü korumak için diplomatik, siyasi ve askeri yöntemleri denemiştir. Meselenin Türkiye açısından kriz olması Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalardan kaynaklanmaktadır.

Krizin tetikleyicileri sistemdeki dış değişim, siyasi ve dolaylı şiddet olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz tetikleyicisinin şekliyse sistemdeki değişim, anlaşma ihlali ve statü ihlali olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya ilk tepki sözlü tepki, siyasi tepki, şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, toprak kaybı ve varlığa yönelik tehdit şeklindedir. Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmiştir. Bu tehdit karşısında Türkiye’nin yükümlü olduğu uluslararası antlaşmaları göz ardı ederek sessiz kalması Türkiye’nin imajını zedeleyici sonuçları olabilirdi.

Türkiye kriz boyunca zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamıştır. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği 3. aktör desteği ve şiddet içermeyen askeri yöntemlerine başvurduğu görülmektedir. Kriz döneminde Türk yetkililer ABD ve Rusya temsilcileri ile bir araya gelerek Türkiye’nin Nahçıvan’ın statüsü konusundaki endişelerini dile getirmişlerdir. Türkiye en son seçenek olarak sınırına asker yığarak krizi tırmandırma yöntemine başvurmuştur. Ermenistan’ın kriz yönetim stratejisi sınırlı tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Ermenistan krizin ilk safhalarında şiddet içermeyen çözüm yöntemlerini kullanırken, krizin son safhasında şiddet içeren çözümlere başvurmuştur.

Kriz boyunca şiddetin seviyesi ibret verici güç kullanma tehdidi düzeyinde kalmıştır. Kriz boyunca üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), ABD ve Rusya dolaylı olarak müdahil olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Dağlık Karabağ ile ilgili aldığı 822 sayılı kararında Azerbaycan ve Ermenistan’ın kötüye giden siyasi-güvenlik ilişkisinin endişe kaynağı olduğu vurgulanmış ve Ermenistan’ın Kelbecer dahil olmak üzere işgal ettiği diğer Azerbaycan topraklarından çekilmesi talep edilmiştir.[63] Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın bütünlüğünün korunması maksadıyla oluşturulan Helsinki Nihai Senedi’ne dayanan AGİT, 1996 yılında Lizbon zirvesinde Ermenistan ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün korunmasını içeren tavsiye kararları almıştır.[64]

Nahçıvan’daki çatışmalar ile eş zamanlı olarak meydana gelen Dağlık Karabağ’daki Azerbaycan-Ermenistan savaşında Rusya Ermenistan’a siyasi ve askeri destek vermiştir. 1991 yılında Rusya-Ermenistan güvenlik antlaşması imzalanmıştır.[65] 1992’den itibaren Rusya Ermenistan’a silah ve yakıt yardımı yapmış, Rus askerleri Ermeni askerlerinin yanında savaşmıştır.[66] Rusya’nın Ermenistan’da askeri varlık göstermesi Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerin seyrinde Rusya’nın stratejik tercihinin Ermenistan’dan yana olduğunu göstermiştir.  Benzer şekilde, Azerbaycan’ın kendi topraklarındaki İran Azerileri üzerindeki etkisinden endişelenen İran Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı desteklemiştir.[67]Rusya ve İran’ın Ermenistan’ı destekleyen politikaları krizin genel seyri içerisinde Türkiye’nin askeri seçenekler daha az dillendirmesine yol açmıştır.

Kriz süresince Türkiye, ABD ve Rusya ile iletişimini hiç koparmamış, Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişeleri bu ülkenin temsilcilerine anlatılmıştır. 5 Mayıs 1994’te Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve Dağlık Karabağ savaşını sonlandıran Bişkek Protokolü ile Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi kararlaştırılmıştır.[68]

Nahçıvan krizinde sonucun niteliği Türkiye açısından Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. Kriz sonrası durumda Moskova Antlaşması ile garanti edilen Nahçıvan’ın toprak bütünlüğün meselesinin korunmuş olmasıyla krizi sınırlandırdığı için başarı ile yönetilmiş bir kriz yönetim süreci görülmektedir.   Diğer bir ifade ile kriz yönetim sürecinde statüko antenin sağlandığı görülmektedir. Krizin sonucu zamanla unutulma şeklinde olmuştur. 1993’ten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar bir süreliğine durduktan sonra 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında ateşkes ihlali sayılabilecek küçük çaplı çatışmalar olsa da bunlar krize dönüşmemiştir. Ancak, 1993 yılından sonraki dönemde Nahçıvan özelinde herhangi bir çatışmanın Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz teşkil ettiğine dair herhangi bir resmi açıklama ya da eylem gözlemlenmemiştir.

 


[1] Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savasından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 2: 1980-2001, Istanbul: Iletisim, 2001, s. 12.

[2]Mustafa Aydın, “Türkiye Farklı Alternatifleri Bir arada Yaşamak Zorunda”, Habibe Özdal, Osman Bahadır Dinçer, Mehmet Yegin (der.) Mülakatlarla Türk Dış Politikası: Cilt3,  Ankara: USAK Yay., 2010, s. 9.

[3] Matthew  Evangelista, Ülkesel Yapı ve Uluslar arası Değişim, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul :Beta Yay., 2015, s. 225.

[4] Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 366-370.

[5] Ariel Cohen, "Azerbaijan and U.S. Interests in the South Caucasus: Twenty Years After Independence", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus: A Decade of Perspectives, Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, 2013, ss. 52-55; 66.

[6] Elin Suleymanov, "The South Caucasus: Where the U.S. and Turkey Succeeded Together", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…,s. 15.

[7] Gulshan Pashayeva, The Nagorno-Karabakh Conflict in the Aftermath of the Russia-Georgia War, Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…, s. 249.

[8] Mustafa Aydın, “Büyük Oyundan Bölgesel Rekabete (1995-2000)”, Oran, Turk Dış Politikası…, s. 408.

[9] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[10] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,,1996,  s. 326.

[11]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”, Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[12] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[13]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[14]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[16] Muhittin Ataman, "Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış", Bilgi, Sayı 7, No. 2, 2003, ss. 49-64.

[17] TBMM, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları (1 Eylül 1990-1 Ekim 2011), 2. Cilt, Ankara: TBMM Basımevi, 2011, ss. 3-9.

[18]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 81.

[19]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”,ss.80-4.

[20]  İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt 1, Ankara, 1989, ss.32-38.

[21] Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları…, ss. 41-47.

[22] Araz Aslanlı, “Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Türkiye-Ermenistan İlişkileri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s.179.

[23]Ermenistan Bağımsızlık Deklarasyonuhttp://www.gov.am/en/independence

[24] Aslanlı, “Karabağ Sorunu…”,s.179.

[25] Nahchivan Authonomous Republic http://nakhchivan.preslib.az/en_a1.html

[26] Salih Sılay Koçer, “The Impact of Mountainous Karabagh Conflict on Nakhchevan Autonomous Republic of Azerbaijan”,  Review of Armenian Studies, Cilt 9, Sayı 3,2005, s. 2.

[27] “Nahçıvan Ermeni Ateşi Altında”, Milliyet, 4 Mayıs 1992, S.11.

[28] “Anormal Bir Durum Yok”, Milliyet, 5 Mayıs 1992, S.17.

[29] “Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, S.7.

[30] “Demirel: Nahçıvan’a Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, s.7.

[31] “Sederek Kasabası Düşüyor”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[32] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[33] Derya Sazak “Nahçıvan’a Müdahale”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.12.

[34] “Çetin: Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[35] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[36] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[37] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[38] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[39] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[40] “Eller Tetikte”, Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.1.

[41] “Askeri Müdahaleden önce BM”,Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.7.

[42]78’inci Birleşim Dönem 19, TBMM Tutanak Dergisi, Cilt 11 Yasama Yılı 1, s. 204-205. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c011/tbmm19011078.pdf

[43] “Aliyev’in Endişesi”,Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[44] “Aliyev’in Endişesi”, Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[45] “Nahçıvan’da Savaş Var mı Yok mu”, Milliyet, 24 Mayıs 1992, s.7.

[46] “Rus Ordusu Çekiliyor”,  Milliyet, 26 Mayıs 1992, S.7.

[47] “Diplomatik Başarı”,  Milliyet, 27 Mayıs 1992, S.1.

[48] “Ermeni’ye Gözdağı”, Milliyet, 29 Mayıs 1992, s. 1.

[49] “Nahçıvan Karanlıkta”, Milliyet, 1 Haziran 1992, s. 7.

[50] “Nahçıvan Ateş Altında”, Milliyet, 7 Ağustos 1992,, s.6.

[51] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[52] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[53] “Askeri Önlemler Şart”, Milliyet, 3 Nisan 1993, s. 15.

[54] “”Azerbaycan’ı Savunuruz”, Milliyet, 8 Nisan 1993, s.1.

[55] “Çiller’e Asker Gönderme Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.19.

[56] “Çilller’e Savaş Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.1.

[57] “Ermenistan Sınırına Yığınak”, Milliyet, 12 Eylül 1993, s.18.

[58] “Namlular Hedefte”, Milliyet, 13Eylül 1993, s. 1.

[59] “Ermeniler Nahçıvan’da İlerledi”, Milliyet, 1 Haziran 1994, s.17.

[60] “Kafkasya’da Karmaşa”, Milliyet, 26 Şubat 1996, s. 16.

[61]Simon Gwyn Roberts, Shades of Expression: Online Political Journalism in the Post-colour Revolution Nations, Chester: University of Chester Press,  2013, s.150.

[62]Nicholas Holdin, Armenia: With Nagorno Karabagh, Guilford: Guilford Press, 2011, s. 158.

[63] 822 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı http://2001-2009.state.gov/p/eur/rls/or/13508.htm

[64]1996 Lizbon Zirvesi www.osce.org/mc/39539?download=true

[65] Rajan Menon, “After Empire: Russia and the Southern ‘Near Abroad’”, Michael Mandelbaum(der) The New Russian Foreign Policy, New York: A Council on Foreign Relations Book, 1998, s. 130.

[66] Heiko Krüger, The Nagorno-Karabakh Conflict: A Legal Analysis, Heidelberg: Springer, 2010, s. 22.

[67]Fariz İsmailzade, “The Geopolitics of the Nagorno-Karabakh Conflict “,GLOBAL DIALOGUE, Cilt 7, Sayı 3-4, 2005 http://worlddialogue.org/content.php?id=354

[68]BişkekProtokolü http://peacemaker.un.org/sites/peacemaker.un.org/files/ArmeniaAzerbaijan_BishkekProtocol1994.pdf

1988-1991 KUZEY IRAK SIĞINMACI KRİZİ

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin bölgede izlediği politika bölgeden Batı’ya petrol akışını sağlama, İsrail’in güvenlik çıkarlarını koruma ve siyasi değişiklikleri engelleme yönünde olmuştur.[1] 1980’de Jimmy Carter’ın ABD’nin Körfez’deki çıkarlarını korumak için güç kullanımı dahil her türlü metodu kullanacağını açıklaması ABD’nin bölge politikasına ışık tutmaktadır.[2] Bu dönemde ABD, Sovyetlere karşı Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Türkiye arasında stratejik ortaklık oluşturmak istese de başarılı olamamıştır.[3]

Bölgesel dengeleri değiştiren gelişmelerden biri İran’daki İslam devrimi olmuştur. Amerika karşıtı bir dış politika izlemeye başlayan İran’ın İslami devrimi Körfez’e yayma siyaseti sadece Körfez ülkelerinde değil, çıkar ve güvenlik ekseninde İsrail ve ABD’de de kaygıya yol açmıştır. ABD geleneksel Ortadoğu politikası bölgede desteklemediği herhangi bir devletin bölgesel güç kazanmasını engellemeye çalışmıştır. İran Devrimi’ni tehdit olarak algılayan ABD, İran’ı çevreleme politikası izlemiş, 1980-88 İran-Irak savaşı sırasında Irak’ı desteklemiştir.[4] İran-Irak savaşı 1988’de sağlanan ateşkesle sonlanmış, savaşta taraflarda herhangi biri açık bir üstünlük sağlayamamıştır. 1985 sonrasında ise Irak savaş süresince ilgilenmediği iç işlerine daha fazla ilgi göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, savaş sırasında kendine sorun çıkartan Iraklı Kürtlere yönelik baskılarını arttırmıştır.

Irak 1990’da Kuveyt’i işgal ederek saldırgan dış politika eğilimini sürdürmüştür.[5] ABD, Irak’a müdahale ederek Irak’ın bölgesel güç olma politikasını önlemiştir. Ancak, Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu bölgesinde mevcut olan göreceli istikrar, Soğuk Savaş’ın bitimiyle yerini istikrarsızlığa bırakmıştır. Bölgede göç sorunları, mezhep çatışmaları, terörizm hakim olmuştur. Bu dönemde ABD’nin bölge politikası Körfez bölgesinin güvenliğini sağlama, kitle imha silahlarının yayılmasını önleme ve Arap-İsrail barışını tesis etme üzerine olmuştur.[6]

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında iki kutuplu sistemin dağılma işaretleri verdiği görülmektedir. Sistem düzeyi açısından baskın aktörler ABD ve Sovyetler Birliği’dir. Soğuk Savaş dönemindeki bloklar arası meydan okumadan Batı güçlenerek çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise Batı kendini yeniden tanımlamaya başlamıştır. Avrupa, ABD’den uzaklaşmaya başlamış ve “Birleşik Avrupa” fikri yükselişe geçmiştir. Uluslararası sistemde yeni dünya düzeninin hangi esaslar üzerinde oluşacağına dair tartışmalar hakimken, ABD tek kutuplu bir dünya inşa etme politikası izledi. ABD’nin Körfez krizi ile birlikte Irak’a müdahale etmesi bu politikanın ilk basamağı olarak değerlendirilebilir.[7] Soğuk Savaş sonrasında süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin yaratmış olduğu güvenlik endişelerine bırakmıştır.[8] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini Afrika, Balkan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya  gibi bölgelerde iç savaş, sığınmacı sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır.

1975-1979 yılları arasında göreceli istikrarlı olan Körfez bölgesinde dengeler Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesi ve 1979 İran İslam Devrimi ile değişti.[9] Mısır 1979 Camp David Antlaşması’nı imzalaması sonucu Ortadoğu’da liderlik konumunu yitirdi. 1979’da iktidara gelen Saddam Hüseyin Ortadoğu’da güç boşluğunu doldurma politikası izledi. Ancak, 1980-1988 İran-Irak savaşı ile Ortadoğu giderek istikrarsızlaştı.[10] Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol ederek bölgedeki hakimiyetini arttırdı. 1980-88 İran-Irak savaşı ile İran’ın bölgesel gücü zayıflamış, Körfez krizi ile Irak tecrit edilmiştir Bununla birlikte, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in bölgedeki etkileri arttı.[11] Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin Körfez Koalisyonuna katılması Irak ile 1973’ten itibaren geliştirdiği ekonomik, ticari, mali, enerji alanlarındaki işbirliğinin sekteye uğraması anlamına geliyordu.[12] Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ekonomik olarak toparlanmak ve ABD’nin bölgede, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır üzerindeki etkisini azaltma için İran, Türkiye, Pakistan ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir.[13]

Özellikle, 1991 Körfez Krizi sonrası bölgede ayrılıkçı hareketler, mezhep savaşları, iç savaşlar ve terörizm hakim oldu. İran Iraklı Kürtleri Irak yönetimine karşı, Irak İranlı Kürtleri İran yönetimine karşı, Suriye ise Türkiye’deki Kürtleri Türkiye’ye karşı desteklemiştir.[14] Kürtlerin bölge ülkeleri tarafından birbirlerine karşı kullanılması bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmış ve ikili ilişkilerinin gerilmesine sebebiyet vermiştir.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[15]Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[16]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[17]

1983 seçimlerini ANAP kazanmış, Turgut Özal başbakan olmuştur. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin 1989’da bitmesi ile Turgut Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Özal’ın cumhurbaşkanı olması ile parti liderliği ve hükümet başkanlığı da el değiştirmiştir. 1991’e kadar ANAP lideri Yıldırım Akbulut başbakan olmuş, 1991’den sonra DYP-SHP koalisyonunu iktidara gelmiştir.

Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[18] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[19] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını saf dışı bırakarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[20] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[21]

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın karar alma mekanizmasında anayasal sınırlarını zorlaması bir tür karar alma krizi yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Özal’ın Körfez Krizindeki aktif, pragmatik hatta revizyonist dış politika tutumu ile askeri, bürokratik ve siyasi kesimin Türk dış politikasının geleneksel, statükocu öncelliklerini korumaya çalışan tutumu arasında ayrışma yaşanmıştır. Bu kesim sınırların askeri kuvvet kullanarak yeniden düzenlenmesine karşı çıkmıştır.

Özal’ın Körfez savaşı sırasında Türkiye-Irak petrol boru hatlarının kapatılmasında diğer dış politika aktörlerinin fikirlerine danışmadan karar vermesi geleneksel dış politika çizgisinden ayrıldığını göstermektedir.[22] Bu dönemde TSK, dışişleri bürokrasisi ve muhalefet liderleri TSK’nin Misak-ı Milli sınırları dışına çıkmaması ve Ortadoğu’da macera aramaması fikrini paylaşıyorlardı.[23] Özal’ın dış politika yaklaşımı dönemin muhalefet liderleri olan Erdal İnönü, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan tarafından anti-demokratik olarak nitelendirilmiş, üç lider Saddam yönetimini ziyaret ederek Özal’a karşı denge siyaseti izlemişlerdir.[24]

Irak’a karşı izlenen siyaset konusunda karar alma birimi içinde yer alan aktörler arasındaki görüş ayrılığı giderilemediği için Türkiye’nin Irak’a koalisyon güçleri ile birlikte müdahale etme siyasası yaşama geçirilememiştir. Bu görüş ayrılığı giderilemediği için Dışişleri Bakanı Ali Bozer’, Savunma Bakanı Sefa Giray, Genelkurmay Başkanı Necdet Torumtay istifa etmiştir.[25] Yine, Körfez krizi esnasında İncirlik Üssü konusu Özal ile Akbulut arasında yetki kullanımı sorununa yol açmıştır. Özal, İncirlik Üssü’nün Bakanlar Kurulu kararı ile açılmasını isterken, Akbulut’un ısrarı sonucu konu Meclis’e götürülmüştür.[26] Yine, Özal’ın Basra Körfezi’ne savaş gemisi ve asker gönderilmesi fikri askeri, bürokratik ve siyasi kesimin karşı çıkması sonucu hayata geçirilmemiştir.[27]

Aynı şekilde, Körfez savaşı sonrası sığınmacı krizinin yönetiminde Özal ile birlikte Başbakan Akbulut, TSK ve dışişleri bürokrasisinin de etkin olduğu gözlemlenmektedir. Sığınmacılar konusunda Cumhurbaşkanı Özal Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini belirtirken, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığın olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak,  bürokratik mekanizmanın dinamikleri Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde geleneksel dış politika çizgisinin korunmasını sağlamıştır.

Özal’ın dış politika karar alma sürecindeki aktif tutumu devlet tecrübesi ve kişilik özellikleri ile yakından ilgilidir. Özal Türkiye’nin dış borç sorununun çözümü için aktif bir ekonomi diplomasisi yürütmüş, Türk ekonomisinin liberalleşmesinde rol oynamıştır. Kriz dönemlerinden başarı ile çıkmış, bu da liderlik özelliğini kuvvetlendirmiştir. Bununla birlikte, Özal’ın parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini tercih etmesi ve bu yönde bir dönüşümü arzulaması arasında yakın bir ilişki vardır. Sonuç olarak, kişilik özellikleri, edindiği tecrübeler ve siyasi tercihleri Özal’ın aktif dış politika çizgisini belirleyen faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.[28]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[29] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır.[30]

Krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ise şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

1980’lerde Kürt sorunu Türkiye-Irak ilişkilerinin dinamiğini belirleyen temel unsur olmuştur. Bu dönemde Suriye ve İran’ın Kürt örgütlerine destek vermesi sonucu Türkiye Irak ile yakınlaşmıştır. 1980’de iki ülke enerji, sulama ve ulaşım alanlarında işbirliği gerçekleştirmiştir.[31] PKK’nın Suriye’den ayrılıp Kuzey Irak’a yerleşmesi sonucu “güvenlik” Türkiye ve Irak arasında ilişkileri belirleyici temel unsur olmuştur. 1983’ten itibaren PKK’nın gerilla taktiği kullanması ile Türkiye sınır güvenliğini arttırıcı önlemler aldı. 15 Ekim 1984 tarihinde imzalanan Türkiye-Irak Güvenlik Protokolü ile iki ülke birbirlerinin topraklarında 5 km.lik alanda sıcak takip hakkı yapılmasını kabul etmiştir.[32]

Saddam Hüseyin 1979 yılında iktidara geldiğinde Kürt, Şii ve Türkmen gruplarına karşı baskıları arttırmıştır. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) seçimlere girmesini engellemiş ve Kürtleri ve Türkmenleri Irak’ın güneyine göçe zorlamıştır.[33] İran-Irak savaşının başlamasından sonra İran yönetimi muhalif Kürt gruplarla işbirliği içine girmiş ve onları silahlandırmıştır.[34] İran-Irak savaşı sırasında Peşmerge güçleri İran’ın desteğiyle Kuzey Irak’ta bazı bölgelerde üstünlük sağladılar.[35] Savaş Irak’ın aleyhine döndüğü zaman Peşmerge güçleri İran ordusunun da desteği ile Halepçe’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Irak güçleri 16 Mart 1988 tarihinde Halepçe bölgesine askeri müdahalede bulundu. Operasyonlar sırasında sivillere yönelik kimyasal silahların kullanıldığı saptandı.[36]

Sonuç olarak, 5.000 kişi öldü, 7.000 kişi yaralandı ve 800 köy yok edildi.[37]Sivillere yönelik saldırıların artması sonucunda bir milyon Iraklı Kürt İran ve Türkiye sınırlarına yöneldi ve bu bölgelerde sığınmacılar sorunu yaratmış oldu. Artan sığınmacı sayısı dolayısıyla İran’ın sınırlarını kapaması üzerine Kürtler Türkiye sınırına yığıldılar.[38] Türkiye’nin sığınmacı akınına karşı ilk tepkisi sınırı kapatmak oldu. Türkiye’nin sınırı kapamasında sığınmacı akınına yönelik önceden hazırlıklı olmamasının yanı sıra güvenlik kaygıları da etkili oldu. Özellikle, karar alıcılar sınırdan PKK militanlarının geçeceğinden endişe ettiler.[39] Akabinde, ulusal ve uluslararası baskılar neticesinde Türkiye sığınmacıları sıkı aramalardan geçirdikten sonra “geçici misafir” olarak kabul etti.[40] Sığınmacılar Türkiye’deki kamplara yerleştirildi. 20.000 sığınmacı Şakitan ve Miçiç köyleri civarına yerleştirildi. 40.000 sığınmacı Çukurca ilçesi sınırları içindeki köylere yerleştirildi. 10.000 kişi de Diyarbakır’da Dicle Nehri kıyısında kurulan geçici iskan bölgesine yerleştirildi.[41]

Sığınmacılar arasında PKK militanlarına rastlanmaması sonucu Türkiye sığınmacılar konusunu insani boyutu ile ele almıştır. 3 Eylül 1988 tarihinde Asayiş Kolordu Komutanı Hulusi Sayın yaptığı açıklamada Sayın “Bölgede güvenlik önlemleri alınmıştır. Muhtemel PKK sızmasına karşı, [sığınmacıların] soruşturmaları sürüyor. Güvenlik olarak tüm bölgeye hakimiz. Hiçbir sorunumuz yok. En büyük sorun iaşe, sağlık ve iskan sorunudur. Bunun da hükümetin direktifleriyle çok kısa sürede çözümleneceğini umuyorum” şeklinde konuştu.[42]

Resmi açıklamalar Türkiye’nin sığınmacı konusunu insani boyutu ile ele aldığını vurgulamaktadır. Türkiye sığınmacılar konusuna insani boyuttan yaklaşırken, Irak ise sığınmacıları tehdit olarak değerlendirmiş ve sığınmacıların geri verilmesini talep etmiştir.  4 Eylül 1988 tarihinde Irak’ın Ankara Büyükelçisi Abdülcabbar Cevad  “Türk topraklarında barınak bulanların çoğunluğu teröristtir. Suçludur. Aralarında PKK militanları da var. Türkiye bunları Irak’a vermelidir” diye konuştu.”[43] Irak’ın, 1984 yılında imzalanan Protokol ile kabul edilen sıcak takip hakkının Türk-Irak sınırını geçen sığınmacılara karşı uygulanmasını talep etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Irak’ın 1984 Protokolü’nü kullanmasına izin vermeyeceklerini ve Türkiye’nin topraklarına sığınanların iade etmeyeceğini belirtti.[44]

1984 Protokolü ile ilgili iki ülke karar alıcılarının görüş ayrılığında bulunması sığınmacılar konusunun iki ülke arasında uyuşmazlığa dönüştüğünün bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, Türkiye ve Irak 1984 Protokolü ile ilgili ortak hukuksal zeminde buluşamamışlardır. Irak, sığınmacıların arasında milis güçlerin olduğunu iddia edip Türkiye topraklarında sıcak takip hakkını kullanmayı talep ederken, Türkiye sığınmacılar arasında milis güçlerin olmadığını, dolayısı ile 1984 Protokolünün işlemeyeceğini vurgulamıştır.

Irak yönetimi 6 Ekim 1988 tarihinde Kürtlere genel af ilan etmiştir.[45] Irak’ın Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad aynı gün düzenlediği basın toplantısında Türk ve Irak sınır bölgelerinin her iki devletin kontrolünde olduğunu ve Irak’ın sıcak takibe ihtiyacı olmadığını belirtmiştir. Tarık Abdülcabbar Cevad  şöyle konuştu:

“Türkiye ve Irak sıcak takibi niçin istiyorlardı? Çünkü o zaman bu bir ihtiyaçtı. Savaş sırasında Irak ordusu çok meşguldü, bölgede bir otorite boşluğu belirmişti. Bugün ne Irak ne Türkiye sıcak takip istemiyor, çünkü Irak ordusu bugün 13 yıldır giremediği topraklara girmiş durumda. O zaman Türk ordusu teröristleri sınırın öbür tarafında takip etmek için ihtiyaç duyuyordu. Oysa şimdi, hem Türk, hem Irak tarafındaki dağlık bölgeler, iki ülkenin kontrolü altında. Onun için sıcak takip istemiyoruz. Anlaşmayı uzatıp uzatmamak konusundaki görüşmeler de diplomatik kanallardan devam ediyor”.[46]

Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad’ın konuşması 1984 Protokolünde belirtilen sıcak takip hakkının kullanımı ile ilgili iki ülke arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın ortadan kalktığını göstermektedir. Af ilanı ile birlikte Ekim 1988 tarihinde Türkiye ve İran’a sığınan Kürtler Irak’a geri dönüş süreci başladı.

Sonuç olarak, 1988 Kürt sığınmacı akını Türkiye ve Irak arasında uyuşmazlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer bir ifade ile, sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili taraflar görüş ayrılığı yaşamış ancak diplomatik-siyasi ilişkiler bozulma aşamasına gelmeden durum yönetilmiştir. Af ilanı sonrası sığınmacıların Irak’a geri dönmesi ile Türkiye-Irak ilişkilerinde 1984 Protokolü ile ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlık eylemsel alana taşınmadan giderilmiştir. Söz konusu protokol ise Ekim 1988 tarihinde yürürlükten kalkmıştır. 5-7 Temmuz 1990 tarihlerinde Türkiye 1984 Protokolünün tekrar yürürlüğe konması için çalışmalar başlatmıştır. Ancak, tarafların şartlar konusunda anlaşamamaları üzerine protokol yenilenmemiştir.[47]

Halepçe katliamı sonrası Türkiye’ye sığınan Iraklı Kürtler sorunu, tarafların 1984 Protokolü’nün kullanımı farklı pozisyon belirlemesi ile sınırlı kalmıştır. Bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlık Irak’ın sığınmacıları genel af ilan ederek kabul etmesiyle ortadan kalkmıştır.  Ancak, bu uyuşmazlığın iki taraf arasında hukuksal bir zemine dayanarak çözülememiş olması sonucu 1991 Körfez savaşı sonrasında ortaya çıkan sığınmacı akını Türk karar alıcıları açısından krizin tetikleyicisi olmuştur.

2 Ağustos 1990 tarihinde Irak, Kuveyt’i işgal ve akabinde ilhak etmiştir. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletler 660 sayılı kararında Irak’ı kınayarak Kuveyt’ten çekilmesini istedi.[48] Irak’ın 8 Ağustos’ta Kuveyt’i işgal etmesi sonucu Birleşmiş Milletler 19 Kasımda aldığı 678 numaralı kararında 660 sayılı kararın uygulanması için güç kullanılmasına yetki verdi.[49] Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde uluslararası koalisyon Kuveyt’teki Irak birliklerine 24 Şubat 1991 tarihinde saldırı düzenledi. Irak’ın 3 Nisan 1991 tarihinde Güvenlik Konseyi’nin 687 sayılı kararını kabul etmesi ile Irak ile Kuveyt ve koalisyon güçleri arasında ateşkes gerçekleşmiştir.[50]

Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin akabinde Irak’taki muhalif gruplar ayaklanmıştır. İlk ayaklanan grup Şiiler oldu. 1 Mart 1991 tarihinde Şii muhalifler Basra ve Necef’te ayaklanma başlattı. Ayaklanma kısa sürede Irak’ın güneyindeki Şii bölgelerine yayıldı. Şii ayaklanmasının hemen ardından bu kez Kürtler ayaklandılar. Kürtler 20 Mart’ta Kerkük’ü ele geçirdiler.[51] 1 Nisan 1991 tarihinde Irak birlikleri Kerkük, Dohuk, Zaho ve sınır bölgesinde yer alan Habur’da üstünlüğü ele geçirdiler.[52] Bunun üzerine Irak merkezi güçleri Irak’ın güney ve kuzey bölgelerinde saldırı başlatmıştır. Uzaktan havan atışları ve askeri baskılar sonucu Şiiler ve Kürtler Irak’ı terk etmeye zorlanmıştır. Şiiler, İran ve Suudi Arabistan’a sığınırken, Kürtler çoğunlukla Türkiye sınırına dayandılar.

2 Nisan 1991 tarihinde Türkiye’nin yaklaşık 200 bin Kürt sığınmacı Türkiye sınırında beklemeye başlaması üzerine[53] toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sınırın kapatılmasına karar verdi. Bununla birlikte, MGK kararında sığınmacılar ile ilgili olarak “insan haklarının temel unsurunu teşkil eden yaşam hakkının korunması için gereken insani tedbirleri almayı” kararlaştırmıştır. Bununla birlikte, Irak’ın sivil halka saldırısını önlemek için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplantıya çağrılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun daimi üyelerinin büyükelçilerinin Ankara’ya çağrılıp kendilerine durum değerlendirilmesi yapılması, Irak’ın Ankara büyükelçisinin Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek Irak’ın sivillere yönelik saldırıların durdurulmasının talep edilmesi kararları alınmıştır. Bunlara ek olarak, sınır güvenliği ile ilgili her türlü tedbirin alındığı vurgulanmıştır.[54]

MGK’nın kararlarına ilişkin olarak Irak'ın Ankara Büyükelçisi Rafi Dahham Mücvel el-Tikriti MGK’nın sığınmacılar ile almış olduğu kararları Bağdat’a ilettiklerini belirtti. El-Tikriti açıklamasında Irak’ın Türkiye’ye dönük saldırgan tavrının olmayacağını da belirtti.[55]  El Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri ile olan görüşmesinde Irak'ın Türkiye'ye karşı kötü niyeti bulunmadığını vurguladı ve Irak güçlerinin ülke güvenliğini sağlamaya çalıştıklarını belirtti.[56] Bu açıklama, Türkiye’nin Kürt sığınmacıları kabul etmesinin Irak açısından kriz yaratan bir durum olarak değerlendirmediğini göstermektedir.

Karar alıcı bakımından krizi tetikleyen eylem sığınmacı akınının devam etmesi ile ortaya çıkmıştır. Hükümet yetkilileri askeri müdahalenin de seçenekler dahilinde olduğunu vurgulamıştır. Bir hükümet üyesi 3 Nisan’da yaptığı açıklamada “Sınır birliklerimiz şu anda alarm durumundadır. Güvenlik Konseyi’nin derhal duruma el koymasını ve tüm uluslararası camianın, bu insanlık sorununu çözmek için bir araya gelmelerini istedik. Bu girişimin ciddiyeti ortadadır. Konsey’in duruma el koyacağını umuyoruz. Bu, her şeyden önce bir uluslararası sorundur. Bunu da belirttik. Öte yandan, tüm uyarı ve önerilerimiz sonuçsuz kalırsa ve Saddam’ın hükümeti bu insanları fiilen ateş gücüyle Türkiye topraklarına sürmeye devam ederse, askeri müdahale yaparız. Bu hususta Milli Güvenlik Kurulu’nun önceki günkü toplantısında yapılan açıklamanın son maddesinde yer alan ‘Sınır güvenliğimiz için her türlü tedbir alınmıştır” ibaresi açıklayıcıdır. Bunun anlamı, gerektiğinde askeri müdahale dahil her türlü tedbirin alınacağıdır. Irak açısından taşıdığı mesaj budur” diye ifade etmiştir.[57]

Aynı tarihte Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Murat Sungar, hükümet yetkililerinin Irak’ın Ankara Büyükelçisi El-Tikriti’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak Irak’ın Kuzey Irak’ta sivil halkın üstüne ateş açıp, halkın Türkiye-Irak sınırına doğru kaçmak zorunda bırakılmasını eleştirdiğini ve Irak hükümetinden buna son vermesini talep ettiklerini ifade etmiştir. Murat Sungar “Bu, bir ültimatom ya da protesto değil, ciddi bir uyarıdır. Irak hükümetinin dikkati çekilmiş, uyarılmışlardır. Büyükelçi, bu mesajı derhal Bağdat’a ileteceğini bildirdi” diye konuştu. Sungar “Bizce öncelikli unsur, sivil halk üzerindeki silahlı baskıların ilk planda durdurulmasıdır.  Aksi halde göç devam eder. Önce Saddam’ı bu hareketten alıkoyacak bir karar alınacaktır. Acil yardım da aynı anda başlatılmalıdır. Buna tüm dünyanın çare bulması lazım” diye konuştu.[58]

4 Nisan 1991 tarihinde Türk sınırına yığılan Kürt ve Türkmen sayısı 400.000’e ulaştı. Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri’ye yaptığı ziyarette Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla, güney ve kuzey bölgesinde ayaklanmalara karşı tedbir alındığını, bunun Türkiye’ye dönük hiçbir kasıtlı amaç taşımadığını, sadece iç istikrarı koruma amaçlı bir hareket olduğunu belirtmiştir.[59] Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre ismi açıklanmayan bir hükümet yetkilisi konu ile ilgili şu şekilde konuşmuştur:

“Türkiye’nin sınırı açmasını isteyenler var. Ancak yanlış adrese geliyorlar. Gidilecek adres Bağdat’tır. Bir devlet silah zoruyla kendi vatandaşlarını göçe zorluyor. Saddam yönetiminin amacı iki etnik gruptan, Kürtler ve Türklerden kurtulmaktır. Bir tarafta Avrupa’da etnik grupların, Kürtlerin haklarından söz ediyorlar, diğer taraftan Irak iki etnik gruptan tümüyle kurtulmak istiyor. Bu yürüyen, sığınmak isteyen insanlar savaş veren insanlar değildir. Silahlı değildir. Kadın, çocuk ve yaşlılardır. Şimdi Türkiye’ye kapılarınızı açın diyorlar. İki sene önce 60 bin insanı aldık. Destek göreceğimize bol bol tenkit gördük. Şimdi yaşanan olay bir milletlerarası meseledir. İnsanlık camiasının ve öncelikle Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda olan bir konudur. Öncelikle bütün dünya Bağdat yönetimini savaşta kullanmadığı uçak ve helikopterlerle sivil halka yönelik yaptığı saldırıları durdurması için baskı altına almalıdır”. [60]

Hükümet yetkilisi sığınmacı krizinin insani boyutuna vurgu yapmış, krizin iki ülke arasında yaşanan bir mesele olmaktan çıktığını, uluslararası camianın sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanı Ahmet Alptemoçin krizin insani ve güvenlik boyutunun olduğunu vurgulamış, Güvelik Konseyi’nin toplanması gerektiğini belirtmiştir. Dışişleri Bakanı Alptemoçin’in 4 Nisan 1991 tarihindeki konuşması şu şekildedir:

“Kuzey Irak’ta Saddam ordularının ateşiyle Türk sınırına yığılmış yüz binlerce sivil insanın faturasının, 1988’de olduğu gibi, bu kez de Türkiye’ye çıkarılmasına izin vermeyeceğiz. Üç yıl önce dostlarımızın maalesef bu konuda bize hiç yardımcı olmamaları, beklenen ilginin gösterilmemesi, bu defa çok dikkatli olmamızı gerektiriyor…. Türkiye Kuzey Irak’a müdahale niyetinde değil, ancak güvenliğimizi sağlayacak tüm önlemler alınmıştır….Türkiye  sorunun insani boyutunun yanında bölge güvenliği boyutuna da büyük önem veriyor. Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin biran önce toplanarak, Saddam ordularının sivil halka karşı giriştiği baskı, tehdit ve katliamın biran önce durdurulması için kesin kararlar almasını ve bu kararların uygulanmasını sağlayacak önlemleri belirlemesi gerekiyor”.[61]

5 Nisan 1991 tarihinde Cumhurbaşkanı Özal, Irak’ın Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti’yi Irak’ın ateşkesi sağlamadığı takdirde, Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini bildirerek Türkiye’nin krizi tırmandırmıştır. Özal yaptığı açıklamada Irak’a nota verdiklerini, müdahaleyi de değerlendirdiklerini belirtti.  Ankara Milletvekili Prof. Dr. Rıfat Diker’in “Bundan askeri hareket gerektiği mi çıkarılıyor ?”sorusu üzerine, Özal “Tabii, gelen adamları durduramayacağımıza göre öbür tarafı durdururuz” şeklinde yanıt vermiştir. Özal, Iraklı sığınmacılar ile ilgili “Bunlar bizim kardeşlerimiz, akrabalarımız olabilir. Kendilerine yiyecek ve barınma konusunda yardımcı oluruz.  Bunların ister Irak’ta ister Türkiye’de bir bölgeye yerleştirilmesini sağlayabiliriz. Ama sınırımızı tamamen açmayız” diye konuştu. Özal’ın müdahale vurgusu üzerine açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon ise Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığının olmadığını ifade etmiştir. Ancak, Tolon konuşmasında siyasi otoritenin emrinde olduklarını ve alınan kararlara uyacaklarını vurgulamıştır.[62]

5 Nisan 1991 tarihinde Türkiye, sığınmacılara kapısını açmıştır. Konu ile ilgili olarak Hayri Kozakçıoğlu hukuken değil, fiilen açıldığını belirtti. Gelenler Hakkari’nin Şemdinli ve Çukurca ilçesinde ve Şırnak’ın Uludere ilçesinde oluşturulan çadır kentlere yerleştirilmeye başlanmıştır.[63]

5 Nisan 1991 tarihinde BM Güvenlik Konseyi toplandı. Toplantıda Türkiye BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin, Irak birliklerinin şehir ve köyleri helikopter, tank ve toplarla bombaladığını, insanların kaçtığını ve Türkiye ve İran sınırında durumun alarm verici olduğunu; Irak’ta yaşananların sadece Irak’ın iç meselesi olmadığını, insanlık trajedisi ve bunun insani boyutları düşünüldüğünde Güvenlik Konseyi’nin sadece gözlemci rolünü benimsememesi gerektiğini vurguladı. Irak’taki kaotik durum göz önünde bulundurulduğunda sığınmacı sayısının bir milyonu bulabileceğini, hiçbir ülkenin bu boyutta bir insanlık trajedisi ile başa çıkamayacağını ve Türkiye’nin Irak’taki kaotik ortamın Türkiye’ye sıçramasını engellemek için her türlü aracı kullanacağını ifade etti. Temsilci, Türkiye’nin Irak’ın iç işlerine karışmak gibi bir amacı olmadığını, Türkiye’nin bu adımı atmasının sebebinin Irak’taki gelişmelerin bölge istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi olduğunu ekledi.[64]

BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararında sivil halka uygulanan baskıyı kınadı ve bunun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini belirtti. Aynı zamanda üye devletleri ve insani örgütleri insani yardımda bulunmaya davet etti.[65] Karar tasarısının hazırlanmasında Türkiye, Fransa ve İran önemli rol oynadı. Türkiye BM daimi temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin Irak’ın bölgesel güvenliği tehdit ettiğini vurguladı. Akşin, “Irak’ta cereyan eden olaylara yönelik girişimleri, bir ülkenin iç işlerine karışmak diye tanımlayıp görmezden gelmek kimsenin hakkı değildir” diye belirtti. Irak’ın BM Büyükelçisi Abdül Emir El Anbari ise Türkiye ile Irak’ın her zaman iyi ilişkilerinin olduğunu, ancak Türkiye’nin tutumu karşısında Körfez krizi sırasında ve sonrasında hayal kırıklığına uğradıklarını belirtti. El Anbari “İnanıyoruz ki, komşularımız, dostlarımız, Türk halkı ve hükümeti daha yıllarca komşuluk edeceğimizin farkındadır. Kısa vadeli çıkarlara dayanan fırsatlardan faydalanmaya kalkışılmamalıdır” dedi. Türkiye’nin BM nezdindeki büyükelçisi Mustafa Akşin BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararı ile ilgili olarak Türkiye’nin Irak’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklediğini belirtti. Ancak Irak’ın uyguladığı çeşitli baskı yöntemlerinin bölgesel istikrar ve güvenliği tehdit ettiği için çeşitli adımların atıldığı vurgulamıştır. [66]

6 Nisan 1991 tarihinde ABD öncülüğünde Huzuru Operasyonu çerçevesinde Amerikan, İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinden oluşan Çekiç Güç (çok uluslu askeri kuvvet) Kuzey Irak’ta Zaho’ya konuşlandırılmış ve 36 paralelin kuzeyinde “uçuşa yasak bölge” ilan edilmiştir. 7 Nisan’da İngiliz ve Fransız kargo uçakları bölgede bulunan Kürtlere yardım dağıtmaya başladı.[67]

17 Nisan 1991’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Kürt sığınmacıları korumak ve uluslararası yardım operasyonlarını koordine etmek için Kuzey Irak’ta Zaho, Amadiya ve Dohuk şehirleri arasındaki alanda güvenli bölge ilan etti. Irak yönetimi ile BM Misyonu temsilcisi Eric Suy arasında  Irak-Kuveyt, Irak-İran ve Irak-Türkiye sınır bölgeleri için BM Irak  merkezlerinin kurulması için anlaşma imzaladılar.[68]

Bu anlaşmada Irak hükümeti Iraklı sivillerin evlerine dönmesi için ve yeni sığınmacı dalgasının oluşmaması için yaptığı çalışmaları memnuniyetle karşılamış, bu çerçevede BM ajans ve programları ile işbirliği içinde olacağını vurgulamıştır. Bu noktada, Irak hükümeti BM’nin bölgede bulunmasını desteklemiş ve BM ofislerinin ve insani merkezlerin kurulması ile ilgili işbirliği yapacaklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca, Irak hükümeti ve BM işbirliğinde insani yardım programının kurulması kararlaştırılmıştır. Hükümetler arası organizasyonların, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer yardım kuruluşlarının programın uygulanması noktasında BM ile işbirliği yapması teşvik edilmiştir. Sonuç olarak, anlaşmada kabul edilen prensiplerin Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını tehdit etmeyeceği vurgulanmıştır.[69]

Kriz sonrası evre: İran’ın 18 Nisan’da sığınmacı konusu ile ilgili olarak BM ile anlaşması neticesinde Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır. Başbakan Yıldırım Akbulut’un 19 Nisan’da bu gelişme sonrasında artık Türkiye’de yerleşim bölgelerinin kurulmasına gerek kalmadığını belirtmesi krizin bittiğinin işaretidir. Akbulut konu ile ilgili şu şekilde konuştu:

“Biz işin bidayetinden beri geçici yerleşim merkezlerinin Irak’ta kurulmasını savunduk ve bu öneriyi gündeme getirdik. Bu nedenle şimdi verilmiş olan karar da bizim kararımızın bir teyidi ve onun isabetinin bir işareti. Bizim topraklarımızda ayrıca yerleşim merkezleri kurulmasının bir anlamı kalmadı. Irak topraklarında geçici olarak bu kamplar ve yerleşim merkezleri kurulacak ve sığınmacılar oraya nakledilecek.  Irak’ta Saddam baskısından kurtulmak isteyen insanlar oralarda barındırılacak, yedirilecek giydirilecek sağlıklarıyla ilgilenilecek. Ama bu çözüm de geçici bir çözümdür. Kalıcı çözümün bu insanların kendi topraklarında kendi evlerine gitmelerini temin etmekle mümkün olacaktır. Biz hep bu görüşü savunduk, isabetli olanın da bu olduğunu söyledik. Aynı yönde tatbikata girişilmiş olması bizi memnun etti, diğer bir merhale olarak ta bu insanların kendi evlerine parklarına götürülmesini temin edecek tedbirlerin alınması olacaktır. Bizde artık bir yerleşim merkezinin bulunmasının gereği yoktur. Hepsi Irak’ta yapılacaktır ve bu insanlar orada barındırılacaktır”.[70]

Güvenli bölge 3 ay boyunca Amerikan, İngiliz, Fransız, Hollandalı, İtalyan, Avusturalyalı 13.000 asker tarafından korundu. Bu süre içerisinde Türkiye’ye sığınan 400.000 Kürt Irak’a geri döndü ve kamplara yerleştirildi. Türkiye’deki son sığınmacı kampı olan Çukurca kampı 3 Temmuz 1991’de kapandı. 7 Temmuz 1991’de ABD liderliğinde yürütülen yardım operasyonları Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği’ne devredildi.[71] Huzuru Operasyonu 24 Temmuz’da son buldu. Huzur Operasyonu çerçevesinde Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güce Saddam yönetiminin Kürtlere tekrar saldırmasını engelleyerek sığınmacı krizinin tekrar yaşanmasını engelleme yetkisi verilmiştir.[72] Huzur Operasyonu’nun son bulmasının ardından Çekiç Güç Türkiye ile ABD arasında yapılan anlaşma ile Zaho’dan İncirlik Üssü’ne taşınmıştır.[73] 1997 yılında yapılan yasal değişiklik ile Çekiç Gücün ismi Keşif Güç olarak değiştirilmiş, kara, deniz ve askeri kuvvetler kaldırılmış, sadece hava gücü ile sınırlandırılmıştır.[74]

Kriz tırmanmasından hemen sonra yumuşama sürecine girmiştir. Sığınmacıların geri dönüşü ile Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmış, güvenli bölgenin oluşturulması ile sığınmacılar sorunu insan açıdan yönetilmiştir. Ancak, kriz sonrası evre Türkiye için yeni güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamıştır.[75] PKK bölgede rahatça faaliyet göstermiş, dolayısıyla, Türkiye’nin güvenlik endişelerini arttırmıştır. 1991’den itibaren 1988’de sıcak takip anlaşması sona ermesine rağmen TSK Kuzey Irak’ın 20 km kadar içine girerek sıcak takip ve operasyonlar yapmıştır.[76] Bölgedeki güç boşluğunun yarattığı diğer bir sonuç 1992’de Kuzey Irak’ta Kürt Federal Devleti’nin ilanı olmuştur.[77]

Sığınmacı krizinde yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. 1988’de yaşanan sığınmacı akını ile ilgili uyuşmazlık Irak’ın Kürt sığınmacılara genel af ilan etmesi ile son bulmuştur. Sığınmacı sorunu ile ilgili Türkiye ve Irak arasında kalıcı bir uzlaşı sağlanamamış olması 2 Nisan 1991 tarihlerinde yaşanan sığınmacı akının krize dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla, kriz aniden ortaya çıkan değil, gelişen kriz özelliği taşımaktadır.

Türkiye, sığınmacı akınına insani açıdan yaklaşmıştır. Irak’taki insan hakları ihlallerinin önlenmesi amacı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aktif rol üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Iraklı yetkililerle yapılan ikili görüşmelerin netice vermemesi sonucu kuvvet tehdidini de içeren açıklamalar yapmıştır. Ancak, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararın akabinde 6 Nisan 1991 tarihinde ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu ile Kuzey Irak’a müdahale edilmesi Türk karar alıcıları açısından krizi yumuşatan bir faktör olmuştur. Türkiye açısından krizin sonlanması 18 Nisan’da Irak’ın BM ile sığınmacıların dönüşü ile ilgili anlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Ancak, bölgeye konuşlanan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamış, bu durum Türk karar alıcılar tarafından endişe ile izlenmiştir.

Sığınmacı krizi çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizin kökenini 1988 sığınmacı sorununa kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde iki ülkenin sığınmacı konusunda hukuki temeli olan kalıcı uzlaşı sağlanabilseydi 1991’de yaşanan sığınmacı akınının krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör sığınmacılar (devlet dışı) olmuştur. Bununla birlikte, Irak’lı karar alıcıların konu ile ilgili Türkiye’nin insani ve güvenlik çerçevesindeki hassasiyetlerini dikkate almaması sonucu Irak’ın (devlet) krizin tetiklenmesinde rolü olmuştur.Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Kriz iki taraflı krizdir. ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu sığınmacı krizinin çözümünde yarı askeri destek niteliğindedir.

Kriz çıkaran tarafın niyetine göre bakıldığında Irak yönetiminin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. Irak'ın kendi ülke sınırları içerisinde Kürt halkına yönelik olarak başlattığı şiddet ve kitlesel imha girişimi Türkiye ile doğrudan bir ilgisi olmamasına rağmen Türkiye'yi bir taraf haline getirmiştir. Iraklı yetkililer Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma amacıyla önlem aldığını, Türkiye’ye dönük saldırgan bir tavır içinde olmadıklarını vurgulasalar da Türkiye açısından kriz durumu devam etmiştir. Türkiye, meseleye insani güvenlik perspektifinden baktığı için Türk karar alıcılar açısından krizin sona ermesi Irak’ın sığınmacıların geri dönüşünü kabul etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu çerçeve’de Türkiye uluslararası insani hukuktan kaynaklanan sorumluluklarıyla bir dış politika çizgisi izlediği söylenebilir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve insani alanlarını kapsamaktadır. Türkiye, meseleyi Iraklı yetkililer ile ikili görüşmelerle halledemeyeceği ve sığınmacıların yaratmış olduğu ekonomik yükü tek başına üstlenmek istemediği için BM mekanizması çerçevesinde siyasi ve diplomatik yollarla çözümlemeye çalışmıştır.

Krizin tetikleyicileri Türkiye’ye yönelik doğrudan şiddet içermeyen diğer eylemler olarak tasnif edilebilir.  Kriz yaratan olaya Türkiye’nin ilk tepkisi ise sözlü ve siyasi tepki şeklinde cereyan ettiği için şiddet içermeyen diğer şeklinde tasnif edilir. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse büyük göç hareketi şeklinde kendini göstermiştir.

Krizde söz konusu olan tehdidin ciddiyeti  ise Türkiye bakımından siyasi, saygınlık ve hak kaybı, ekonomik, bölgesel alt sistemde etki kaybı kategorilerinde değerlendirilebilir. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi  zaman kazanma stratejisi şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği şiddet içermeyen çözüm şeklinde görülmüştür. Irak’ın kriz yönetim stratejisi farklı olmuştur. Irak’ın kriz döneminde uyguladığı strateji sınırlı, tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Kriz yönetim tekniği de müzakere olmuştur. Kriz boyunca Türkiye’ye yönelik herhangi bir şiddet unsuru görülmemiştir. Kriz sürecinde üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler ve ABD önderliğinde uluslararası koalisyon müdahil olmuştur. BM’nin Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamış ve sığınmacıların geri dönüşüne imkan veren krizi sonlandıran insani merkezlerin oluşumunda doğrudan rol oynamıştır. ABD önderliğindeki Huzur operasyonu ile güvenli bölgenin oluşumu için zemin hazırlanmıştır. Diğer bir ifade ile, krizin sonlanması amacıyla yarı askeri destek sağlamıştır.

Kriz sonucunun niteliği sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili Irak ile BM arasında gerçekleşen zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun Kuzey Irak’ta güvenli bölge oluşturması ile kriz sonrası durum zımni yeni statü şeklinde değerlendirilebilir.



[1]Seth Tillman, The United States in the Middle East: Interests and Obstacles, Bloomington: Indiana University Press, 1982; Alan Dowty, Middle East Crisis: U.S. Decision-making in 1958, 1970 and 1973, Berkeley: University of California Press, 1984; James Bill, The Eagle and the Lion: The Tragedy of American-Iranian Relations, New Haven: Yale University Press, 1988; Richard  Cottam, Iran and the United States: A Cold War Case Study, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press, 1988.

[2]Toby Craig Jones, “America, Oil, and War in the Middle East”, Journal of American History, Cilt 9, Sayı 1, s. 210.

[3]Charles Kupchan, The Persian Gulf and the West: The Dilemmas of Security, Boston: Allen and Unwin, 1987, ss. 68-125; Thoas   McNaugher, Arms and Oil: U. S. Military Strategy and the Persian Gulf, Washington, D.C.: Brookings, 1985.

[4] Richard Herrmann, “The Middle East and the New World Order: Rethinking U.S. Political Strategy After the  Gulf War”,International Security, Cilt 16, Sayı 2, 1991, s. 47.

[5]Alexander L. George ve William Simons, The Limits of Coercive Diplomacy, Boulder, Colo: Westview, 1994, s. 234.

[6] Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”,s. 42

[7] Baskın Oran, “Uluslar arası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 3: 2001-2012, , İstanbul: İletişim Yay., 2001, s.14.

[8] Matthew  Evangelista, “Ülkesel Yapı ve Uluslararası Değişim”, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul:Beta Yay., 2015, s. 225.

[9][9] Stephen C. Pelletiere, The Iran-Iraq War: Chaos in a Vacuum, New York: Praeger: 1992, s. 45.

[10] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”,Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt 2, Istanbul: Iletisim, 2001, ss. 129-30.

[11] Peter W. Rodman, Middle East Diplomacy After the Gulf War, Foreign Affairs,  Bahar 1991 https://www.foreignaffairs.com/articles/israel/1991-03-01/middle-east-diplomacy-after-gulf-war

[12] Ramazan Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe: Türkiye’nin Dış Politikası , Ankara: Palme Yay., 2009,  s. 201.

[13]  Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”, ss. 63-64.

[14] Gözen, “İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…”, s.226.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[16] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,1996,  s. 326.

[17]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”,Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[18] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[19]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64;Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[20]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[21] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[22] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 90-91.

[23] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[24] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[25] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss.23-7.

[26] Hikmet Özdemir, Turgut Özal Biyografi, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 383.

[27] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.316.

[28] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 75-77.

[29]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran,Türk Dış Politikası…, s. 81.

[30]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”, ss.80-4.

[31]Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 131.

[32] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, ss.133-4.

[33] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 130.

[34] Erer Tellal, “İran’la İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 153.

[35] Dilek Latif, “Refugee Policy of the Turkish Republic,”  TheTurkish Yearbook of International Relations, Cilt 33, 2002, s. 9.

[36] Middle East Watch, Human Rights in Iraq, New Haven and London: Yale University Press, 1990, ss. 83-84.

[37] 1988: Thousans die in Halapja Gas Attack http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/march/16/newsid_4304000/4304853.stm

[38] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 138.

[39] Suna Gülfer Ihlamur-Öner, “Turkey’s Refugee Regime Stretched to the Limit? The Case of Iraqi and Syrian Refugee Flows”, Perceptions, Cilt 18, Sayı 3, 2013,  s. 195.

[40]Türkiye 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Sözleşmesini imzalamıştır. Ancak, Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin vatandaşların sığınmacı statüsünde kabul ederken, diğer devletlerin vatandaşları geçici misafir statüsünde kabul edilmektedir.

[41] “Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10. 

[42]“Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10.

[43] “Sığınanlar Arasında PKK’lılar Var”, Milliyet 5 Eylül 1988, s. 9.

[44]“ Peşmergeleri İade Yok”, Milliyet, 6 Eylül 1988, s. 11.

[45] “Irak’ta Kürtler için Genel Af”, Milliyet, 7 Ekim 1988,s. 12.

[46] “Türkiye-Irak İlişkileri Gergin Değil”, Milliyet, 7 Ekim 1988, s. 12.

[47] Sertaç Başeren, “Huzur Operasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’ta Gerçekleştirdiği Harekatın Hukuki Temelleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 1, 1995, s. 225.  

[48] 660 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/660(1990)

[49] 678 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/678(1990)

[50] 687 sayılı Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi Kararı, http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/687(1991).

[51] Nasıh Sarp Ergüven ve Beyza Özturanlı,Uluslararası Sığınmacı Hukuku ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  Cilt 62, Sayı 4, 2013, ss. 1007-1061.

[52] “Kuzey Irak Saddam’ın”, Milliyet, 2 Nisan 1991, s.1.

[53] “Kapımızda 200 bin Sığınmacı”,Milliyet, 3 Nisan 1991, s.1.

[54] “MGK BM’yi Acil Yardıma Çağırdı”, Milliyet, 3 Nisan 1991, s.12.

[55] 3 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[56] 4 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[57]“Askeri Müdahale Gündemde”, Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18

[58] “Sınırımız Şimdilik Kapalı” ,Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18.

[59] “Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”,Milliyet, 5 Nisan 1991, s.17.

[60]“Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s. 17.

[61] “Saddam’a Yaptırım Bekliyoruz”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s.18.

[62] “Müdahale Edebiliriz”, Milliyet, 6 Nisan 1991,s.1.

[63]“100 bin Kürt Türkiye’de”,Milliyet, 6 Nisan 1991,s.16.

[64] Department of Political Affairs, Repertoire of the Practice of the Security Council: Supplement 1989-1992, New York: UN Pub., 2007,   s. 690.

[65] 688 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/688(1991)

[66] “Irak’a ‘Dur’ Uyarısı”, Milliyet, 7 Nisan 1991, s. 17.

[67] Huzur Operasyonu II, http://www.globalsecurity.org/military/ops/provide_comfort_2.htm

[68] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 12.

[69] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention,  s. 12.

[70] “Akbulut: Kamplar Irak’ta”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s.1.

[71]  Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 121.

[72] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[73] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 331.

[74] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 343.

[75] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[76] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss..336; 312.

[77]Kemal Kirişçi, “Huzur Mu Huzursuzluk Mu: Çekiç Güç ve Türk Dış Politikası”, Faruk Sönmezoğlu (der), Türk Dış Politikasının Analizi, İstanbul: Der Yay., 1994, s.283.

 

Perşembe, 08 Ekim 2015 17:48

Ana Sayfa- 1930 Küçük Ağrı Krizi

1929-1930 KÜÇÜK AĞRI KRİZİ

Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde güçler dengesi sistemi hâkimdir. Bu sistem içerisinde İngiltere ve Fransa sistemin yönlendiricisi durumdadır. Almanya Versay Antlaşması nedeniyle zayıflatılmış, ABD izolasyonist bir dış politika izlemeyi tercih ederek iç işlerine ağırlık vermiş, Sovyetler Birliği ise uluslararası güç olmak için çaba sarf etmektedir. Uluslararası ortamda savaş sonrası statükonun korunacağına ilişkin iyimser bir hava vardır. Milletler Cemiyeti (MC) kurularak barış ve ortak güvenliğin sisteme hâkim olmasına çalışılmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından baskın aktör İngiltere’dir.

16 Mayıs 1916’da imzalanan Skyes-Picot Antlaşması ile Ortadoğu İngiltere ve Fransa arasında bölüştürülmüştür. 1. Dünya Savaşı sonrası dönemde Irak, Ürdün, Filistin ve Körfez ülkeleri İngiltere’nin, Lübnan ve Suriye Fransa’nın etkisi altındadır. Bölgedeki İngiliz ve Fransız etkisi Türkiye Ortadoğu’da aktif bir dış politika izlemesini büyük ölçüde engellemiştir.[1] Bu dönemde meydana gelen Kürt isyanları Türkiye’nin Ortadoğu ile olan politikalarını şekillendirici bir unsur olmuştur.

19. yüzyılda ortaya çıkan Kürt milliyetçilik hareketi Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile yükselişe geçmiştir.Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında merkezi sisteme entegre olamayan Kürtler, ülke ve bölgedeki otorite boşluğundan yararlanarak devlete karşı isyan başlatmışlardır.[2] 20. yüzyılda Türkiye sınır ve bölge güvenliğini korumak için İran, Irak ve Suriye ile güvenlik anlaşmaları ve protokolleri imzalamıştır.[3] Küçük Ağrı İsyanı’ndan sonra gerilen İran-Türkiye ilişkileri iki ülke arasındaki sınır sorununun çözümlenmesinden sonra gelişme göstermiş; 1937’de Sadabad Paktı’nın imzalanması ile iki ülke bölgesel güvenlik konusundaki ortak tutum takınmışlardır.[4]

Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[5] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[6] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politika üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[7]

Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[8]

1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[9] Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Cumhuriyetin dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’e danışarak belirlemektedir.[10] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[11]

Küçük Ağrı krizinin yaşandığı dönemde Türkiye’nin içişlerine bakıldığında Lozan’dan kalan sorunlar çözülmeye çalışıldığı, siyasi, anayasal, ekonomik ve sosyal reformlar ile modernleşme sürecinin hız kazandığı görülmektedir. Sosyal hayatın laikleştirilmesi tarikatlar ve İslamcılar arasında huzursuzluk yaratmış ve Nakşibendi tarikatı üyeleri Kemalist rejime karşı 1925 Kürt isyanını teşvik etmişlerdir.[12] Cumhurbaşkanı Atatürk’e muhalif bir kesim 1926 yılında suikast girişimi planlamış ancak başarılı olamamıştır.

1930’lara gelindiğine rejimin konsolidasyonun tam anlamıyla sağlanamadığı görülmektedir. Liberal ekonomi programını savunan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın geniş halk desteğini kazanması ve Menemen olayları toplumdaki artan gerilimin işaretleridir. Bu dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası’nın devlet üzerindeki etkisinin artmasına ve halk ile entegrasyonuna dönük mekanizmalar oluşturulmuştur.  1931 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası Büyük Kongresi toplanmış ve Altı Ok adı altına devletin ideolojisinin ilkeleri (Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik) belirlenmiştir. Halkevleri aracılığıyla bu ilkelerin topluma yayılması hedeflenmiştir.[13]

1927 yılında yapılan nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.987’dir. Toplam nüfusun %75,78’I köyde, %22,22’si şehirde yaşamaktadır. Bu dönemde Türk ekonomisindeki en önemli kesim tarım kesimidir.  1923-1926 yılları arası dönemde tarımda önemli ölçüde büyüme sağlanmıştır.[14] Dönemin iç koşulları açısından Ali Fethi Beyin parti kurma çabaları, Atatürk’e yapılan sukasta ilişkin tartışmalara da yer verilebilir. 1930 Küçük Ağrı Krizi bu tartışmaların ortasında çıkmıştır.

Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

1930 Küçük Ağrı krizine bakıldığında Ağrı isyanları ile kendini gösteren iç/sosyal çatışmadan dış politika krizine dönüşen bir süreç görülmektedir.1. Ağrı isyanı 16 Mayıs 1926 tarihinde İhsan Nuri ve Ermeni Zilan’ın önderliğinde başladı. İsyan Şeyh Sait isyanından kaçan Kürt liderler tarafından desteklendi. Kürt isyancılar Şeyh Sait isyanı sonrasında İran’ın Küçük Ağrı bölgesinde örgütlenerek tekrar Türkiye’de faaliyet göstermeye başlamışlardır.[15] Küçük Ağrı’nın İran tarafındaki bölümü az engebeli olması dolayısıyla isyancılar dağın İran kontrolünde olan bölgesinde hayvan ve eşyaları ile birlikte barınma olanağı bulmuşlardır.[16] 1926-1930 dönemlerinde gerçekleşen Ağrı isyanlarına karşı yapılan askeri harekâtlar 1926, 1927 ve 1930 olmak üzere üç döneme ayrılmaktadır. 16 Mayıs-17 Haziran 1926 tarihleri arasında 1. Ağrı harekâtı, 13-20 Eylül 1927 tarihleri arasında 2. Ağrı harekatı, 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında 3. Ağrı harekatı gerçekleşmiştir.

İsyancı grupların Türkiye’ye yönelik eylemleri Türkiye-İran ilişkilerinde sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi açısından bir kriz doğurmuştur.Ağrı isyanları esnasında isyancıların İran sınırından geçerek Türkiye’ye saldırmaları ve tekrar İran’a kaçmaları sonucu ikili ilişkilerde bu bir sınır güvenliği uyuşmazlığı yaratmıştır. Sınır hattı ile ilgili uyuşmazlığın kökenini Osmanlı dönemine kadar uzatmak mümkündür. [Osmanlı] Türkiye-İran sınırının ana hatları 1555 Amasya Anlaşması ile çizilmiş, 1939 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile büyük bir kısmı belirlenmiştir.[17] 1913 Protokolü ile Küçük Ağrı İran’a bırakılmıştır. 1913 Protokolü’nün Osmanlı Meclisi’nde onaylanmaması üzerine Cumhuriyet döneminde Türk hükümeti protokolün revize edilmesini talep etmiş, ancak bu talep İran tarafından reddedilmiştir.[18]

1930 Ağrı isyanı sürecinde Kürt isyancıların İran’ın Küçük Ağrı bölgesine sığınmaları sonucu Türkiye sınır kontrolü yapması için İran’a baskıda bulunmuştur. Sınır güvenliği ile ilgili netice alınmaması sonucu Türk askerleri 7-14 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen 3. Ağrı harekâtı esnasında sıcak takiple İran topraklarına girmiştir. Türkiye’nin İran topraklarında operasyon yapacağını belirtmesi İran açısından krizin ilk uyaranı olarak değerlendirilmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında Türkiye’nin isyancıları yakalamak amacıyla İran topraklarına girmesi krizi tetikleyen bir unsur olmuştur. İran, operasyon esnasında Türkiye ile işbirliği yaparak krizi yumuşatmıştır. Krizin yumuşama döneminde sınır hattı ile ilgili müzakerelerin başladığı ve devam ettiği gözlemlenmektedir.  23 Ocak 1932 tarihinde imzalanan sınır antlaşması ile iki ülke arasında kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır.

Uyuşmazlık: Uyuşmazlık Ağrı isyanları sürecinde Türkiye ve İran’ın sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi konusunda farklı tutum ve beklentilere sahip olmalarıyla şekillenmiştir.  Ağrı isyanları sırasında İran hükümetinin sınırı yeterince kontrol edememesi sonucu isyancılar kolayca İran’a kaçmış, bu da askeri operasyonlardan kesin sonuç alınmasını zorlaştıran bir faktör olmuştur.[19] İsyancıların sınır geçişlerinin engellenmesi amacıyla Türkiye’nin sınır karakollarını sınıra daha yakın yerlere taşıması ise iki ülke arasındaki ilişkileri germiştir.[20] Mart 1927’de bir İran askerî ataşesinin açıklamaları Türkiye ve İran’ın farklı yaklaşımlarını ortaya koyar.

“…mesele şu ki, Kürtlere karşı operasyonlarda bizim de sınırın öteki tarafından kendileriyle işbirliği yapmamızı istemektedirler. Bu yolla İran Kürtlerinin Türkiye Kürtlerine yardım sağlamalarını engelleyeceklerini düşünmektedirler. Bizim Kürtler bize bir sıkıntı vermedikleri ve biz de bir mesele aramadığımız için bunu yapmaya hazır değiliz. Bundan dolayı bize kızgındırlar ve bizi isyankâr Türkiye Kürtlerine yardım etmekle suçlamaktadırlar”.[21]

13-20 Eylül 1927 tarihlerinde Türkiye’nin bölgedeki isyancılara karşı gerçekleştirdiği askeri harekâttan sonuç almak mümkün olmamış ve Ekim ayının başında İran sınırından geçen Kürt aşiret üyeleri Doğu Beyazıt’ta Türk subay ve erlerini İran’a kaçırmıştır. Bunun üzerine, Türkiye İran’a nota vererek kaçırılan Türk askerlerinin Türkiye’ye iade edilmesini ve Türkiye’den İran’a kaçan Kürtlerin kabul edilmemesini, aksi halde diplomatik ilişkilerin kesileceğini belirtir. Bunun üzerine, İran Dışişleri Bakanlığı, isyancıların Türkiye’ye saldırması konusunda İran’ın sorumlu olmadığının altını çizmiştir. İran, Türk askerlerini Türkiye’ye iade etmiş ancak sınırların daha sıkı kontrolü noktasında politika değişikliğine gitmemiştir. Bunun üzerine, Türkiye İran büyükelçisini geri çekmiştir.[22]

Türkiye’nin sert tutumu karşısında İran ilişkileri yumuşatmak için Rıza Şah İran’ın Milletler Cemiyeti temsilcisi olan Furungi Han’ın Türkiye’ye gitmesini kararlaştırmıştır.[23] Türk yetkililer İran’ın sınır kontrollerini sıkılaştırması gerektiğini belirtmiş, bunun üzerine Furungi Han bunun İran açısından kolay olmadığını belirtmiş, aynı zamanda İran’ın Kürt politikasına ters düştüğünün altını çizmiştir.[24] Türk yetkililer 1913 Protokolü’nün Osmanlı’nın çökmekte olduğu bir dönemde İngiltere ve Rusya’nın baskısı ile kabul edildiğini,[25] Protokolün Osmanlı Meclisi tarafından onaylanmadığını ve Protokolde belirtilen sınır tespit komisyonunun faaliyet göstermediğini vurgulamışlardır.[26] Bunun üzerine Furungi Han İran’ın Türkiye’nin isyancılara karşı yaptığı harekâtlarda İran sınırını geçmesinden ötürü İran’ın rahatsızlık duyduğunu belirtmiştir.[27] Furungi Han’ın açıklamaları ikili ilişkilerde uyuşmazlığın sınır düzenlemesi ile birlikte sınır güvenliğini de kapsadığını göstermektedir.

Görüşmeler sonucu somut adımlar atılmasa da güvenlik ve işbirliği konusunda taraflar uzlaşmacı bir tavır izlemişlerdir. Bu görüşmeler sonucunda Türkiye ile İran heyetleri arasında 15 Haziran 1928’de Tahran’da 1926 Antlaşmasına ek protokol imzalandı. Ek Protokolün 1. Maddesi “Bağıtlı taraflardan biri (…) bir veya birkaç devletin düşmanca bir eylemiyle karşılaşırsa, öteki taraf duruma çare bulmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Eğer bu çabaya karşın savaş bir oldubitti olursa, bağıtlı taraflar (…) durumu aralarında (…) yeniden incelemeyi yükümlenirler”.[28] Anlaşma ile ilgili Başbakan İnönü şu şekilde bir açıklama yapmıştır:

“Komşumuz İran’la imzaladığımız protokol her iki memleket münasebetlerinde esasen hüküm süren dostluğun ve iki komşu arasında iktisadî inkişaf ve işbirliği arzularının samimiyetine delildir. İki memleketin temasları ve ulaştırma vasıtaları arttıkça iyi geçinme ve birbirine emniyet etme esaslarının her iki taraf için hayırlı semereleri daha iyi toplanacaktır”.[29]

İkili ilişkilerde meydana gelen iyileşme sınır konularında işbirliği zeminini hazırlamıştır. 1929’da iki ülkeden uzmanların katıldığı karma sınır komisyonu kurulmuştur. Bu çerçevede komisyona isyancıların sınırı geçmesini önleme ve Bulakbaşı, Kotur ve Siro-Sarteks bölgelerine gidip sınırın yeniden düzenlendirilmesi için inceleme yapma görevleri verilmiştir. Komisyon faaliyetleri çerçevesinde Türk ve İran sınır görevlilerinin yılda iki kez toplanması kararlaştırılmıştır.Ancak, komisyon 20 Haziran-12 Temmuz 1930’da çıkan Ağrı isyanı sebebiyle dağılmak zorunda kalır.[30] Komisyonun dağılması sonucu sınır düzenlemesi ve sınır kontrolü konularında işbirliği sekteye uğramış, bu konulardaki uyuşmazlık hali ise devam etmiştir.

Çatışma: Bu konulardaki uyuşmazlığın zaman içinde çatışmaya dönüştüğünü görmekteyiz. Bundan sonraki süreçte gelişmeler şu şekilde cereyan etmiştir.20 Haziran-12 Temmuz 1930’da çıkan Zilan Ayaklanması uyuşmazlığın çatışmaya dönüşmesinin zeminini hazırlamıştır. İran’ın sınırında yeterli önlem almaması sonucu isyancılar Türkiye-İran sınırında rahatça faaliyet göstermiştir.[31] Bu dönemde iki ülke arasındaki sözsel görüş ayrılıkları, yerini eylemsel meydan okumalara bırakmıştır. İsyan’dan kısa bir süre sonra, Türk basınında İran’ın isyancılara silah ve erzak yardımı yapıldığına ilişkin haber yapılmaya başlanmış[32] ve Türkiye notalar aracılığı ile İran’a baskısını arttırmıştır. Diğer bir ifade ile, Türkiye basın aracılığı ve diplomatik yollar ile İran’a baskıyı arttırmış, sorunu eylemsel boyuta taşımıştır. Ancak çatışma döneminde de iki ülke arasında işbirliğine yönelik girişimler de gözlemlenmektedir.

5 Temmuz 1930 tarihinde Akşam gazetesinde yayınlanan bir haberde Türkiye’nin sınır güvenliği ile ilgili İran’ın büyük sorumluğu olduğu, İran hükümetinin isyancılara erzak ve silah yardımı yaptığı belirtilmiştir.[33] Türkiye konu ile ilgili İran’ı nota ile uyarmıştır.[34] Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey “…Eşkiyanın tamamile tenkili için her tedbir alınmıştır. Tenkil haberini anbean bekleyebilirsiniz…”[35] açıklamasını yaparak bu konuda Türkiye’nin kararlılığını ifade etmiştir. Diğer yandan İran’a verilen nota ile ilgili olarak 8 Temmuz tarihinde İran Maslahatgüzarı Mehmet Sait Han ise aşağıdaki şekilde konuşmuştur:

“…Bu mesele ile ilgili henüz hükümetimden hiçbir cevap almadım. … Bu iş hakkında Tahranda hariciye nazırımız ile Türkiye sefiri Memduh Şevket bey arasında müzakerat cereyan etmektedir. İran hükümeti Türkiye sefiri ile birlikte vaziyeti tetkik etmektedirler. Biz Türkiye’nin dahili asayişini ihlal edecek bu kabil hareketleri müdafaa ve teşvik değil tevbih ederiz. Tahran’da asilerin İran’dan geldikleri hakkındaki malumat tetkik edilmektedir. Ancak tetkikat nedicesinde hüküm vermek kabil olabilecektir. Yalnız şunu söyliyeyim ki ben şahsen Türkiye aleyhine bir hareketin İran’da yer bulacağına kat’iyen ihtimal vermem. Bizim iyi komşuluk münasebatımız hiçbir şeye benzemez”.[36]

İran Maslahatgüzarı Mehmet Sait Han’ın bu açıklamalarına rağmen Türkiye’de Temmuz ayı boyunca İran’ın isyancılara yardım yaptığına dair haberler çıkmaya devam etmektedir. [37] İran hükümeti ise 22 Temmuz 1930 tarihinde Türkiye’ye verdiği notada İran topraklarında Türkiye aleyhinde hareketlere izin verilmeyeceği ve bununla ilgili güvenlik önlemleri alınacağını belirtilmiş, ancak sınır kontrolünün kolay olmadığının da altını çizmiştir.[38]

Türkiye’nin 27 Temmuz 1930 tarihinde İran’a gönderdiği ikinci notada iki ülke arasındaki sınır güvenliği ile ilgili sorunun çözümü ile ilgili iki talep sunulmuştur. İlk talep, isyancıların barındığı Küçük Ağrı Dağı’nın tamamen Türkiye’ye bırakılması ve bunun karşılığında Türkiye’nin başka bir toprağının İran’a verilmesidir. İkinci talep ise Türkiye’ye İran topraklarına geçen isyancılara karşı sıcak takip hakkı tanınmasıdır. İran Türkiye’nin taleplerini kabul etmeyerek görüş ayrılığı ve çatışmayı devam ettirmiş ancak isyancılara karşı kendi topraklarında önlem almaya başlayarak kısmen uzlaşmacı bir tavır takınmıştır.[39]

Bu süreçte Başbakan İsmet İnönü’nün sınır güvenliği sağlanmadan Türkiye-İran ilişkilerinin normalleşmeyeceğini belirtmesi Türkiye’nin kararlı tutumunu yansıtmaktadır.[40] Türkiye, 29 Temmuz’da Tahran Büyükelçisi Memduh Şevket Esendal’ı geri çağırarak sert tutumuyla bilinen Hüsrev Gerede’yi Tahran Büyükelçisi olarak atamıştır.  Cumhurbaşkanı Atatürk, Gerede’ye “Hüsrev pasaportun cebinde, fakat dönmeni değil, orada kalmanı, hudut meselesinin halliyle sulh ve dostluk siyasetimizde muvaffak olmanı isterim” demiştir. Başbakan İsmet İnönü ise “Hüsrev, senin durumun tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun inhitat [çökme, gerileme] devirlerinde filolarını Çanakkale Boğazı’na dayayarak sefaret tercümanlarını Babıâli’ye göndererek sadrazama arzularını dikte ettiren devletlerin sefirlerine benzemektedir. Bir farkla ki, devletimiz yurt içinde asayişin ihlaline ve hudutlarında bir Makedonya teşekkülüne mani olmak meşrû hak ve azmiyle seni göndermektedir. Binaenaleyh, sen İran Hükümeti’yle seferber olmuş bir ordumuz arkanda harekete hazır bir halde konuşacaksın. Bu ciddi vaziyetin icabına göre davranmak lazımdır” diyerek Türkiye açısından sınır güvenliği meselesinin ciddiyetini ifade etmiştir.[41] Atatürk ve İnönü’nün açıklamaları sınır meselesinin çözümünde Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında farklı bir değerlendirmenin olduğunu göstermektedir. Benzer farklılığın İran’ın “dost” veya “düşman” olarak algılanması bakımından da gözlenmektedir. Başbakan İnönü’nün sınır güvenliği ile İran’ın yaklaşımı arasında bir koşutluk gördüğü anlaşılmaktadır.

30 Temmuz 1930 tarihinde İran’a verilen notada isyancıların İran sınırından gelmesi durumunun devam etmesi halinde Türkiye’nin meşru savunma çerçevesinde İran topraklarına girebileceği belirtilmektedir.[42] Türkiye’nin notası İran açısından bu konunun tırmanabileceğine dair işaret olarak algılanmıştır. Türkiye’nin artan tepkisi karşısında İran isyancılara karşı önlemlerini arttırmıştır. 8 Ağustos 1930 tarihinde İran askeri kendi topraklarında isyancılara yardıma gelen Celalileri geri püskürtmüştür.[43] Bu arada Türk topraklarında İran sınırının yanı sıra Irak ve Suriye sınır bölgelerinde de Kürt toplulukların hareketliliklerine ilişkin haberlerin gazetelerde dillendirildiği görülmektedir. Gazete haberlerinde yaklaşan kış şartlarında isyancılara yönetlik bir harekatın hazırlıklarının sürdüğüne dair haberlere de yer verilmiştir.[44]  14 Ağustos’ta ise Türk birlikleri isyancıları yakalamak için İran’da sıcak takip düzenlemiştir.[45] 17 Ağustos’ta İran kendi topraklarında faaliyet gösteren isyancılara karşı harekât düzenlemiştir. Bu amaçla sınırına asker sevk etmiştir.[46] 20 Ağustos’ta İran isyancılara karşı Türkiye’nin ortak harekât teklifini tekrar reddetmiştir. Ancak iki ülkenin de kendi topraklarında isyancılarla mücadele etmesi gerektiğini vurgulamıştır.[47] 24 Ağustos’ta İran’a gönderilen notada İran topraklarını da kapsayacak bir askeri harekâtın Türkiye açısından meşru müdafaa kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir. Bu süreçte İran’ın kendi topraklarında isyancılara karşı harekatı devam etmektedir.[48]

Türkiye bölgedeki isyancılara karşı 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında 3. Ağrı harekatını gerçekleştirmiştir. Operasyonda Türk askerleri Türk-İran sınırında bulunan Aybey Dağları ve Küçük Ağrı Dağı’na girerek isyancıların İran içlerine kaçmaları önlemiştir.[49] İsyancılar Türk-İran sınırında çember altına alınmış ve etkisiz hale getirilmiştir.[50] İran kendi topraklarında yapılan operasyon esnasında Türk ordusu ile işbirliği yapmış, Kürt isyancıları gözaltına almış ve isyancıların sığındığı Maku şehrinde sıkıyönetim ilan etmiştir.[51]

Çatışma – kriz sürecinde Türkiye’nin 30 Temmuz 1930 tarihindeki notası ile İran topraklarına girebileceğini belirtmesi kriz için zemin hazırlayan bir açıklama olmuştur. 24 Ağustos’ta İran’ın iki ülkenin kendi topraklarında isyancılarla mücadele etmesi gerektiğini vurgulaması, yani Türkiye ile kendi topraklarında operasyon yapmayı reddetmesi Türkiye’nin İran topraklarına girmesinin kriz yaratacağının sinyallerini vermektedir.  Türkiye 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında İran topraklarında operasyon yaparak krizi tetiklemiştir. Ancak, İran Türkiye’nin artan tepkisi karşısında krizi tırmandırmayarak, yumuşatma yolunu seçmiştir.

Tenkil harekatı sonucunda isyancı grupların tasfiye edilmesi ve Türkiye-İran sınırının istikrarlı hale gelmesi de sınırın yeniden düzenlenmesi için zemin oluşturmuştur. Nitekim Türkiye’nin İran’daki Büyükelçisi Hüsrev Gerede anılarında sınır meselesinin ancak Kürt isyanları çözüldükten sonra çözülebileceğini belirmektedir.  Gerede’ye göre “…hudut üzerinde eşkıya bulunurken ve hududun [etrafında] baskınlar olurken iki taraf komisyonlarının çalışmalarına imkani maddi yoktur. Esasen Ağrıdağ tedibatı sırf askeri bir harekettir….”.[52]

Kriz Sonrası Sınır Düzenleme Müzakereleri

1931 yılında sınır ile ilgili görüşmeler tekrar başlamıştır. Mayıs 1931 tarihinde Büyükelçi Hüsrev Gerede, askeri ataşe Kurmay Binbaşı Neşet Kiper ve Furungi Han başkanlığındaki İran heyeti arasında sınır konusunda görüşmeler başlamıştır. Ekim 1931 tarihinde Hüsrev Gerede Ankara’ya gelmiş, Tahran Maslahatgüzarı Tahir Numan Bey’in Türkiye-İran sınırda stratejik önemi olan bir tepenin hangi tarafa bırakılacağı hususunda anlaşmazlık yaşandığını bildirmesi üzerine Cumhurbaşkanı Atatürk ile görüşmüştür.[53] Sınır ile ilgili uyuşmazlığının devam etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ten aldığı tavsiye doğrultusunda Rıza Şah’ın konu ile ilgili hakem olmasını önerir.Rıza Sah’ında sınır müzakerelerinin aksamasından rahatsız olduğu ve bu konudaki görüş ayrılıklarının kesin olarak giderilmesi gerektiğini düşündüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Rıza Şah, İran’lı General Arfa’ya “Beni anlamıyorsunuz. Önemli olan şu veya bu tepe değil; Türkiye ile olan sınır problemimizin bir an önce ve ilelebet çözümlenmesidir. İki ülke arasında geçmişten gelen ve daima düşmanlarımızın işine yarayan uyuşmazlıklar son bulmalı ve Türkiye ile İran arasında karşılıklı çıkarlarımıza dayalı samimi bir dostluk kurulmalı. Eğer biz birleşir ve ittifak edersek kimseden korkmam”  diyerek tepenin Türk tarafına verilmesini kabul etmiştir.[54]

Rıza Şah’ın sınırdaki tepenin Türkiye’ye verilmesini kabul etmesi ile 23 Ocak 1932 tarihinde Türkiye ile İran arasında bir sınır düzenleme anlaşması imzalanmıştır.Antlaşmanın birinci maddesine göre Aras Nehri ile Karasu ırmağının birleştiği yerden başlayarak Boralan Gölü'ne kadar Karasu'nun talvegini takip ettikten sonra Küçük Ağrı Dağı’nı, Tendürük Dağını, Kâzım Paşa'yı, Başkala'yı, Şemdinan'ı, Gelişin Dağı Türkiye’ye bırakılır. Ovacık, Çaldıran, Somay, Terguvar, Merguvar, Süldüz, Lâheycan, Şehri Viran, Mukri, Serdeşt, Bane, Makû, Karaayni, Kotur, Selmas ve Bajirge İran’a bırakılır.[55]

“Birinci maddede belirtilen sınır çizgisini arazi üzerinde işaret etmek üzere bir çizim komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon, ikisi Türkiye Hükümeti, ikisi de İran hükümeti tarafından atanacak dört temsilciden oluşacaktır. Çizim Komisyonu, 1932 Haziranı içinde toplanacak ve çalışmalarına iş bu anlaşmadaki tanımları en yakından izlemeye gayret edecektir. Komisyonun masrafları Türkiye ile İran arasında eşit bölünecektir. Akit Devletler, komisyonun görevini yapabilmesi için gerekli ikamet, işçi, malzemeye (kazıklar, sınır taşları) ilişkin bütün hususlarda, gerek doğrudan doğruya, gerek mahallî memurlar vasıtasıyla Komisyona yardım etmeği üstlenirler.

Sözü geçen devletler, bundan başka komisyonca konulacak nirengi noktalarını, hudut işaretlerini, kazıkları ve sınır taşlarını muhafaza ettirmeyi de taahhüt ederler. Sınır taşları birinden öbürü görülebilecek biçimde yerleştirilecek ve üzerine numara konulacaktır. Bunların yerleri ile numaraları bir harita üzerinde gösterilecektir. Hududun çizilmesine ait kesin tutanak ve buna ekli haritalarla belgeler ikişer asıl nüsha olarak düzenlenecektir”.[56]

Bu anlaşma ile iki taraf sınır civarındaki kabile ve aşiretlerin sürekli olarak sınırın diğer tarafına geçmelerini teşvik etmemeyi taahhüt etmişlerdir. Aynı zamanda, taraflardan birinin kendi sınırlarında isyancılara karşı askeri harekette bulunması amacıyla, diğer tarafın isyancıların kendi sınırından geçmesini engellemek için sınırlarını kapatmasına rağmen isyancıların sınırı geçmesi durumunda, diğer hükümetin isyancıları takip etmesini kararlaştırmışlardır.[57]

Sınır antlaşması 18 Haziran 1932’de TBMM’nin onayına sunulmuştur. Antlaşmanın onay gerekçesi şu şekildedir:

“Bu itilâfname komşu devletle aramızda yegâne muallâk mesele olarak kalan hudut işini kati şekilde halleylemektedir. Şimdiye kadar Türkiye - İran hududunda bazı mıntakalar münaziünfih olmak dolayısıyla sükûnet ve asayişin tamamen takriri kabil olamıyordu. Bundan maada son senelerde tahaddüs eden şakavet hâdiseleri, Ağrı Dağı mıntıkasında bazı arazinin bize verilmesi ve buna mukabil İran’a arzî tevziatta bulunulması sureti ile hududun tashihini icap ettirmekte olduğundan bu meselenin halli İran Hükûmetine teklif edilmiştir. Talebimiz hüsnü telâkki edilerek Tahranda müzakerata başlanmış ve neticede bu gün [30 Nisan] Meclisi Âlinin huzuruna arzedilen bu itilâfnamenin aktine muvaffakiyet hâsıl olmuştur. İtilâfname mucibince, Büyük erkânıharbiyemizce hududumuz dahilinde bulunması arzu edilen arazi bize verilmekte, buna mukabil İran’a bir kısım arazi terkedilmektedir. Her veçhile menafiimize muvafık olan ve komşu İran devleti ile hars ve İktisat vadisinde de teşriki mesai suretiyle münasebatımızın daha ziyade takviyesine hizmet edecek olan bu itilâfname ile Türkiye ve İran hudut muhafaza karakollarının Borolan Gölü membaları sularıyla mezkûr gölün muhitinde kâin çayırlardan ve Salep, Kozlu ve Yukarı Yarımkaya membaları sularından müştereken istifade edeceklerine dair olarak tarafeyn arasında teati edilen ve itilâfnamenin cüzü mütemmimini teşkil eden mektup ahkâmının bir an evvel tasdiki Türkiye Büyük Millet Meclisinin yüksek reyine muallâktır”.[58]

Küçük Ağrı krizi inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Uyuşmazlık döneminde sınırın düzenlenmesi ile ilgili toplanan komisyon İran’ın uyuşmazlığı ortadan kaldırmaya  yönelik bazı adımlar attığını göstermektedir. Ancak, İran’ın isyancılara karşı sınır güvenliği ile ilgili gerekli önlemleri almaması ya da alamaması uyuşmazlığı devam ettirmiştir. Türkiye’nin basın ve notalar aracılığıyla baskıyı arttırması uyuşmazlığı çatışmaya dönüştürmüştür. Ancak, çatışma döneminde de İran’ın kendi topraklarında isyancılara karşı önlemler alarak Türkiye ile işbirliği zeminini oluşturmuştur. Ancak, Türkiye’nin ortak operasyon teklifini reddetmesi iki ülkenin sınır meselesi ile ilgili farklı tutumlarını devam ettirdiklerini göstermektedir. 7-14 Eylül tarihlerinde Türkiye’nin İran topraklarında sürdürdüğü operasyon ile krizi tetiklemiş, böylece İran kendi topraklarında isyancılara karşı Türkiye ile işbirliği yapmak zorunda kalmıştır.

Krizin bu bağlamda görece kısa bir sürede gerçekleştiği söylenebilir. Çünkü krizin tırmanmasından hemen sonra İran’ın Türkiye ile müzakereleri kabul etmesi ile yumuşama evresine girilmiştir. İran hem 3. Ağrı harekâtı esnasında hem de akabinde sınır düzenlenmesi ile ilgili işbirliği yaparak krizin sonlanmasına yönelik adımlar atılmasını kolaylaştırmıştır. Sonuç olarak, güvenlik endişesi nedeniyle Türk askerinin Küçük Ağrı bölgesine sıcak takip sonucunda girmesiyle başlayan kriz 23 Ocak 1932’de toprak takası neticesinde Küçük Ağrı’nın Türkiye’ye bırakılması ile sona erer. Bu noktada krizin analizi açısından bakıldığında Türkiye’nin Küçük Ağrı’ya yönelik süreci ülkesindeki Kürt isyancıların tasfiyesi ile bağlantılandırarak ele aldığı, “kriz”in seyrini tasarlamış olduğu söylenebilir. Dolayısıyla aslinda Türkiye’nin İran açısından krizi tetikleyen eylemi Türkiye açısından değerlendirildiğinde savunmaya dönük bir “fiili durum yaratma”dır. Türkiye kriz yönetim sürecinde daha önce kabul ettiremediği sınır düzenlemesine yönelik sitemini kriz sonrasında İran’a kabul ettirerek başarılı bir kriz yönetim süreci gerçekleştirmiştir. Krize ilişkin sonuç bu açıdan bakıldığında Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı olarak değerlendirilebilir. Ancak bundan kasıt İran’ın yenilmesi veya Türkiye’nin yenmesi değildir. Elde edilen sonuç her iki ülke karar alıcılarının müzakerelerine dayandığı ve ortaya bir “mağdur” çıkartmamış olduğu için başarılıdır. Bu kalıcı, uyuşmazlık-sorun çözücü süreç müzakere yoluyla bir antlaşma yapılarak elde edilmiştir. Gerçekleştirilen sınır düzenlenmesi ile ilgili anlaşma Cumhuriyet dönemi açısından değerlendirildiğinde iki ülke arasında kalıcı yeni bir statü meydana getirmiştir. Elde edilen çözüm şekli iki ülke arasında barışçıl işbirliği sürecini desteklemiş ve bölgesel istikrar ve güvenlik açısından yeni ittifakların oluşturulmasının da önünü açmıştır.

Nitekim kriz sonrası evrede ilişkilerin gittikçe iyileştiği görülmektedir. Haziran 1934’te İran Devlet Başkanı Rıza Pehlevi ilk yurtdışı seyahatini Türkiye’de gerçekleşmiştir. Ziyaret esnasına Şah, Türkiye’nin batılılaşma politikasını takdir etmiştir. Şah’ın ziyareti esnasında Tahran Büyükelçisi Hüsrev Gerede’nin görevden alınarak daha uzlaşmacı bir tutum benimseyen Atina Büyükelçisi Mehmet Enis Akaygen’in getirilmesi Türkiye’nin İran’a karşı tutumunu yumuşattığının somut bir göstergesidir. Yine, Milletler Cemiyeti Konseyi adayı olan İran’ın Türkiye’nin adaylığı söz konusu olduğunda çekilmesi İran’ın Türkiye ile uluslararası arenada işbirliği içinde olduğunu gösterir.[59]

Diğer yandan sınır antlaşmasına ilişkin demarkasyon çalışmaları ilerleyen süreçte de devam etmiştir. 27 Mayıs 1937’de İran Dışişleri Bakanı İnayetullah Samiy ile Türk büyükelçisi Enis Akaygen arasında 1932 Anlaşması’nı düzenleyen ek bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Küçük Ağrı Dağı dahil Ağrı Dağı tümüyle Türkiye’ye bırakılmıştır.  Van’ın Kotur bölgesindeki arazi ise İran’a bırakılır. Bu tarihten sonra sınır üzerinde işaretleme çalışmaları devam eder. Söz konusu anlaşma 17 Haziran 1938 tarihinde TBMM’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir.[60]

25 Haziran 1938’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabad Paktı kurulmuştur. Paktın kurulmasının en önemli nedenlerinden biri sınırlar arası hareket eden bölgedeki Kürt aşiretlere karşı ülkelerin sınır güvenliği noktasında işbirliği yapma niyetleridir. Paktın 7. Maddesinde belirtildiği üzere “Bağıtlı taraflardan her biri, kendi sınırları içinde diğer bağıtlı tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya politik rejimini bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler ve örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi yükümlenir.” [61]

Kriz Yönetim Süreci

Küçük Ağrı krizinin yönetim süreci şu şekilde analiz edilebilir. Türkiye-İran sınırının düzenlenmesi ile ilgili 1913 İstanbul Protokolü’nün imzalanmasından beri kalıcı uzlaşı sağlanamamış olması Küçük Ağrı krizine zemin hazırlamıştır. 1926 yılında başlayan Ağrı isyanları ile sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi konuları Türkiye’nin ana gündem maddesi olmuştur. Bu iki konu ile ilgili uzlaşmazlığı ortadan kaldırmak amacıyla Türkiye İran nezdinde siyasi, diplomatik bir dizi girişimde bulunmuştur. 1926-1930 yılları arasında sınır düzenlenmesi ile ilgili komisyon kurulsa da isyanlar sebebiyle netice vermemiştir. Yine, bu dönemde Türkiye İran’a isyancılara karşı sınırını daha iyi kontrol etmesi noktasında notalar aracılığıyla diplomatik baskı uygulamıştır. Türkiye ise kararlı tutumunda devam etmiş, çatışmayı kesin olarak sonlandıracak bir fiili durum yaratmaya odaklanmıştır. Bu siyasasının izlerini de gerek basın gerekse diplomatik yazışmaları aracılığı ile karşı tarafa iletmiştir. İnandırıcılık ve kararlılık açısından Ağrı bölgesinde kendi sınırları içerisinde başlatmış olduğu askeri harekâtın İran sınır bölgesini de kapsayacak şekilde genişletilmiş olması İran’ın da sürece müdahil olmasını gerektirmiş ve İran Türkiye’nin bu girişimini benimsemek veya karşı çıkmak konusunda bir stratejik tercihe zorlanmıştır. Karar alıcılar açısından bakıldığında İran karar alıcılarının vereceği karar Türkiye ile bir savaşa sürüklenme riskini içerisinde barındırdığı için riskli bir karardır. Her iki ülke karar alıcılarının temel kaygısının iki ülke arasında istenmeyen bir savaşı önlemek doğrultusunda örtüşmüş olması krizin daha fazla tırmanmasını önlemiştir.

Küçük Ağrı krizi, çatışma - kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkmıştır. Bölgedeki isyanların yol açmış olduğu sınır güvenliği konusu Osmanlı-İran ilişkilerinde de dillendirilmiş ve bu uyuşmazlığı çözmek için samimi girişimler yapılmış olmasına karşın uyuşmazlık bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Uyuşmazlığın tarihi arka planında bir düşmanca/hasmane yaklaşımın bulunmaması söz konusu uyuşmazlığa karar alıcıların temel değer ve öncelikler açısından sınırlı bir önem atfetmiş olduklarını göstermektedir.  Sınır düzenlemesi gerçekleştirildiğinde her iki ülkenin birbirlerini dost olarak görmelerinin önünde bir engel kalmayacaktır. Dolayısıyla algısal düzlemde taraflar arasındaki dostane ilişkileri zedeleyen bir konu olarak değerlendirilmiştir.

Krizin tetiklenmesi açısından ele alındığında ise Türkiye’nin diplomatik ve siyasi girişimlerinin sonuç vermemesi durumunda filli durum yaratmasıyla, yani zamana yayılarak, gerçekleştiği için gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Kriz sürecinde tetikleyici eylem içeride isyancı Kürt grupların Türkiye sınırları içerisindeki faaliyetleri olsa da sınır ihlalleri ve isyancı grupların İran topraklarına geçişi, geçişin engellen[e]memesi iki ülkeyi bir dış politika krizinde karşı karşıya getirmiştir. Krizde taraf aktör sayısıikidir; kriz sürecinde herhangi bir devlet / örgüt müdahil olmamıştır. Zaman zaman Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin bölgedeki gelişmelere yaklaşımı dikkate alınmış olsa da taraflar aralarındaki “kriz” halini kendi inisiyatifleri çerçevesinde sonlandırabilme başarısını gösterebilmişlerdir.

Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında, eylemin Türkiye tarafından gerçekleştirilmiş olduğu düşünüldüğünde,  Türkiye’nin İran ile doğrudan bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür.Operasyon öncesi Türk karar alıcıların açıklamalarında görüldüğü üzere Türkiye’nin İran topraklarına girmesi isyancılara karşı “meşru müdafaa” olarak nitelenmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin İran topraklarına girmesi isyancılar tarafından tetiklenen güvenlik endişesi neticesinde olmuştur. Kaldı ki bu yaklaşımı Türkiye’nin dış politikasında izlemiş olduğu statüko yanlısı siyasasına da uygundur. Türkiye kuvvet kullanarak bir sınır değişikliği arayan revizyonist bir dış politika hedefine sahip olmamıştır. Nitekim kriz yönetim sürecinde karar alıcıların söylemleri birbirlerine doğrudan bir tehdit teşkil etme amacı gütmediklerini de göstermektedir. Türkiye’nin İran topraklarında fiili durum yaratmadaki temel amacı İran’ın toprak bütünlüğünü ihlal etmek değil, tam tersi isyancıların kendi toprak bütünlüğünü ihlal etmesinin önüne geçmektir.  Doğal olarak sınır güvenliğini ihlal eden uygulamaların iki ülke arasındaki ilişkileri yıpratmasının önüne geçmek temel hedef olmuştur. Sınır sorunun çözümünde ise her iki ülke siyasal karar alıcılarının aynı ortak kararda birleştikleri görülür. Karar alma birimlerinde yer alan aykırı ve/ya şüpheci aktörlerin ikna edilmesinde bu liderler önemli bir yerdedir. Doğrudan diğer ülke karar alıcısını muhatap alan samimi ve hakkaniyeti arzulayan çözüm arayışlarında diplomatik jestlerin de süreci şekillendirdiği kolaylıkla söylenebilir. Her iki ülke karar alıcıları birdiğerinin saygınlığını önplana çıkartacak seçenekleri önererek müzakere zemininde karşılıklı güveni sağlamaya çalışmışlardır. Örneğin Cumhurbaşkanı Atatürk sınır görüşmelerinde barış ve dostluk vurgusu yapmış, sorunun çözümünde Rıza Şah’ın hakem olmasını önermiştir. Rıza Şah ise Türkiye’nin istemi doğrultusunda bir karar vererek diplomatik jeste karşılık vermiştir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye’nin İran topraklarına girmesi ile ortaya çıktığı için tasarlanmış/kurgulanmış kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal niteliğe sahiptir. Küçük Ağrı’nın Türkiye açısından olduğu kadar İran’ın güvenlik kaygılarında stratejik öneme sahip olduğu dikkate alınır ise kriz bir anlamda askeri ve güvenlik içeriğine sahiptir. Meseleyi çözmek için Türkiye diplomatik ve siyasi yolları denemiştir. Kriz, Türkiye ve İran’ın ülkesel sınırı hukuksal yollardan yeniden düzenlenmesi ile sonra ermiştir.

İran-Türkiye ilişkisi bakımından değerlendirildiğinde krizin tetikleyicisi Türkiye’dir. Türkiye açısından ise krize kaynaklık eden uyuşmazlık ve çatışma süreci İran’ı muhatap haline getirmektedir. Türkiye’nin İran topraklarına girmesi ve askeri varlığını korurken sınır değişikliği talebini yinelemesi ile durum iki ülke arasında bir dış politika krizine dönüşmüştür. Ancak, bu durum krizin İran açısından tetiklenmesi olarak kabul edilse de hızlıca müzakere sürecine girilmiş olması kriz halinin yumuşamaya evrilmesini kolaylaştırmıştır.  Kriz kendi içinde yatay veya dikey bir tırmanma sürecine girmemiştir.

Krizin tetikleyicisi isyancıların Türkiye topraklarında doğrudan şiddet kullanması ve istikrarsızlığa yol açmaları olmuştur. Bu gelişmeler ülke sınırları içerisinde kaldığı sürece bir dış politika uyuşmazlığı veya krize dönüşmemiştir. Ancak isyancı grupların İran topraklarına sızması ve yeniden Türkiye’de saldırılar gerçekleştirmeleri krizin niteliğini değiştirmiştir. Kriz sürecini ortaya çıkartan istikrarsızlıklara ilk tepki ülkesel sınırlar içerisinde kamu otoritesi ve güvenliğini sağlamaya yönelik önlemlerle şekillenmiş olsa da iki ülke arasındaki sınırlarla ilgili bir nitelik kazanması sonucunda Türkiye-İran ilişkilerinde duruma ilk tepki siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse ülke içinde isyan ve ayaklanma şeklinde kendini göstermiştir.

Krize konu olan tehdidin ciddiyeti toprak bütünlüğü olarak gözlemlenmiştir. Kriz boyunca diplomatik ve siyasi mekanizmaları kullanmış, ancak krizin sonlanmasında belirleyici olan uyguladığı fiili durum stratejisi olmuştur. İran ise Türkiye’nin diplomatik ve siyasi mekanizmaları kullandığı dönemde zaman kazanma stratejisi izlemiş, Türkiye’nin İran topraklarına sıcak takip ile girmesinden sonra krizi yumuşatmayı tercih etmiştir. Krizi sonlandırma amaçlı iki taraf müzakere yöntemini kullanmıştır. Kriz boyunca şiddetin seviyesi Türkiye açısından isyancı gruplarla yaşanan küçük çatışma düzeyinde kalmıştır. İran askerleriyle herhangi bir sıcak çatışma haline girilmemiştir.



[1] Veysel Ayhan, “Eksen Kayması mı? Sistemik Etkiler mi?: Türkiye-Ortadoğu İlişkilerine Teorik Bir Bakış,” ORSAM, Cilt 2, Sayı 19-20, 2010, ss. 29-30.

[2]Mehmet Köçer, “Ağrı İsyanı (1926-1930)”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 14, Sayı 2, s. 383.

[3]Baskın Oran, “Doğuda Dış Politika: Kürt Sorunu”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s. 252.

[4]Atay Akdevelioğlu ve Ömer Kürkçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 357.

[5]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104

[6]Ramazan Gözen “Türk Dış Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, s.286-302.

[7]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”,  Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, Ankara: Nobel Yay., 2010,  ss. 127-149.

[8]Bu Konuda bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT  Yay., 2002.

[9]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapisinin Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul: İletisim Yay.,1996, s.390.

[10]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.

[11]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul: Cem Yayinevi, 1992, s.171.

[12]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim Yay., 2003, s. 299.

[13]Neşe G. YeşilKaya, “Halkevleri”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm, İstanbul: İletişim, 2001, s.113.

[14]Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi…, s. 285.

[15]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 1, İstanbul: Kaynak Yay. , 1992 s. 313.

[16]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları…, s. 230.

[17]Bülent Şener, “Ağrı İsyanı (1926-1930) ve Türkiye-İran Krizi (1930):Türk Dış Politikası Tarihinde Bir Zorlayıcı Diplomasi Uygulaması”,  History Studies, Cilt. 4, Sayı 4, 2012, s. 406.

[18]Şener, “Ağrı İsyanı…”, ss.386- 406.

[19]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, İstanbul: Kaynak Yay., s. 91.

[20]Efdal As, XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü, Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 46, 2010, s. 250.

[21]Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, İstanbul: Doz Yay, 1992,  s. 190.

[22]Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri (1926-1938)”,Avrasya Dosyası, Cilt 5, Sayı 3. 1999, s. 157; Ahmet Özgiray, “İngiliz Belgeleri Işığında Türk−İran Siyasi İlişkileri (1920-1938)”, Berna Türkdoğan (der), Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, ss. 298-299. 

[23]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s.156.

[24]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s.159.

[25]As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü…”, s. 250.

[26]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”,…,s. 360.

[27]As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü…”, ss. 239-240.

[28]Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları…,ss. 278-280.

[29]Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasi, Ankara: TTK Yay., 1991, ss. 192- 193.

[30]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”,s. 162;  Şener, “Ağrı İsyanı…”, s. 395.

[31]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları,Cilt 2, ss. 47 – 68.

[32]“İran’la Münasebetimiz Gerginleşti”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1930, S.1.

[33]“İran Haydutlara Silah ve Zahire Veriyor”,Akşam, 5 Temmuz 1930, S. 1.

[34]“İran Hükümetine Bir Nota Verdik”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1930, S. 1.

[35]“İran Hükümetine Nota Verdik”,Akşam, 6 Temmuz 1930, S. 1.

[36]“Şark Hududundaki Hadise”,Akşam, 8 Temmuz 1930, S.2.

[37]“Asilere İran’dan Yardım Devam Ediyor”, Akşam, 17 Temmuz 1930, S. 1; “İran Eşkıya Yatağı Halini Aldı”,Akşam, 19 Temmuz 1930, S. 1

[38]“Komşu Devlet Şakilere Karşı Tedbir Almıştır”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 1930, S. 2.

[39]“İran da Şakilere Karşı Ciddi Tedbir Aldı”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 1930, s. 1;  Şener, “Ağrı İsyanı…”, s. 398.

[40]Şimşir, İngiliz BelgeleriyleTürkiye’de Kürt Sorunu, ss. 205 – 206.

[41]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”,…,s. 363; Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I: İran 1930-1934, İstanbul: Vakit Yay., 1952, ss.17-20.

[42]“İran’a Şiddetli Bir Nota Verdik”, Akşam, 30 Temmuz 1930, S.1.

[43]“Haço Muhasara Edildi”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 1930, S. 1.

[44]Bu Konuda Bkz,; “Şarktaki Hadiselere Kat’i Bir Netice Verilecek”, Akşam, 12 Ağustos 1930, s. 1.

[45]Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu…, ss. 211-212.

[46]“İran Toprağına İltica Eden Asilerin Tedibi”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 1930, s. 1.

[47]“Hüsrev B. Tahran’a gitmek üzeredir”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 1930, s. 4 Ayrıca bkz. Derk Kinnane, The Kurds and Kurdistan, London: Oxford University Press 1964, s. 30.

[48]“Şifahi Notamız İran’a Tebliğ Edildi”,Cumhuriyet, 24 Ağustos 1930, s. 3.

[49]“Tenkil Harekatı”, Cumhuriyet, 10 Eylül 1930, s. 3; Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, ss. 121-128.

[50]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, s. 128.

[51]Gerede, Siyasi Hatıratım…,s. 69; Kemal Süphandağ, Ağrı Direnişi ve Haydaranlılar, İstanbul: Fırat Yay., 2001, s. 191.

[52]Gerede, Siyasi Hatıralarım…, s.24.

[53]Gerede, Siyasi Hatıralarım…,s.201.

[54]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s. 167. Bu ifadeye Dışişleri Bakanı Aras’da TBMM’de yapmış olduğu açıklamada yer vermektedir. Bkz.; TBMM Zabıt Ceridesi, 18.06.1932, 65. Oturum, Cilt 1, s. 163.

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c009/tbmm04009065.pdf[10.02.2016]

[55]Nihat Erim, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 9, Sayı 1-2, 1952, s. 21.

[56]Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslararası Temelleri, Lefkoşa: Tezel Ofset, 1985, s. 182.

[57]Erim, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları…”, s. 21.

[58]T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 65. İnikat, Cilt 9,18.6.1932

http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c009/tbmm04009065.pdf

[59]Melek Fırat, “Balkan Antantı”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 352.

[60]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler…”, s. 363; As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları …”,s. 250.

[61]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler…”,ss. 367-8.

Pazar, 28 Haziran 2015 19:39

1935 Bulgaristan Krizi

 

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKA KRİZLERİ
KRİZ YÖNETİMİ BÜTÜNLEŞİK ÖZET TABLOSU       
         
GENEL BİLGİLER                 KRİZİN ADI 1935 Bulgaristan krizi -Krizi en iyi tanımlayacak jenerik ismin girilmesi   
DIŞ POLİTİKA KRİZİ AKTÖRLERİ Türkiye-Bulgaristan -Krizin doğrudan tarafı olan ülkelerin isimlerinin girilmesi  
KRİZİ TETİKLEYEN BİRİM Türkiye -Krizin tetiklenmesine yol açan sözel/eylemsel davranışı kim gerçekleştiriyor? Devlet / Devletdışı  
HÜKÜMET YAPILARI  TÜRKİYE -Kriz anında mevcut siyasal rejim ve yönetim sistemi hakkında bilgi verilir Sivil Otoriter Rejim / Tek Parti Hükümeti
  KARŞI TARAF -Kriz anında mevcut siyasal rejim ve yönetim sistemi hakkında bilgi verilir Monarşi/Çarlık rejimi
SEÇİLMİŞ KARAR ALMA SÜRECİ AKTÖRLERİ TÜRKİYE    
  DEVLET BAŞKANI Mustafa Kemal Atatürk  
  BAŞBAKAN İsmet İnönü  
  DIŞİŞLERİ BAKANI Tevfik Rüştü Aras  
  SAVUNMA BAKANI Kazım Özalp  
  İÇİŞLERİ BAKANI Şükrü Kaya  
  GNKUR BAŞKANI Fevzi Çakmak  
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/ Sofya Büyükelçisi Şevki Berker  
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
  Bulgaristan    
  DEVLET BAŞKANI 3. Boris  
  BAŞBAKAN Nikola Muşanov  (1931-34)  Kimon Georgiev (1934-35) Pencho Zlatev (1935)Andrey Toshev (1935)Kimon Georgiev Georgi Kyoseivanov (1935-40)
  DIŞİŞLERİ BAKANI Aleksandar Malinov (1931) /Nikola Mushanov (1931-34)  
  SAVUNMA BAKANI Nikola Bakyrdziev (1929-31) Aleksandar Kiselyov (1931-34)  
  İÇİŞLERİ BAKANI    
  GNKUR BAŞKANI    
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
       
ÇATIŞMA - KRİZ İLİŞKİSİ   -Kriz bir çatışma sürecinde tetikleyici bir sözsel/eylemsel [askeri] girişimin devamında ortaya çıkıyor ise çatışma-kriz ilişkisini açıklayacak bilgi girilir özgün, tekrarlanmayan kriz
KRİZİ TETİKLEYEN OLAY   -Çatışmayı krize tetikleyen somut-özgül sözsel/eylemsel davranışın ne olduğu açıkça belirtilir  Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Türk-Bulgar sınırındaki bölgeye asker yerleştirmesi  
KRİZİN SÜRESİ  KRİZİN TETİKLENME TARİHİ -Krizi başlatan tetikleyici davranışın ortaya çıktığı tarih açıkça belirtilir 12 Mart 1935
  KRİZİN SONA ERME TARİHİ -Krizin sonlanma tarihi açıkça belirtilir 31 Temmuz 1938
KRİZİN TİPİ      
  Tarafları Açısından -Krizin analizi için tarafları açısından açık bilgi verilir Tek Taraflı
  Çıktığı Coğrafya Açısından -Krizin ortaya çıktığı coğrafya açısından açık bilgi verilir Balkanlar
  Kriz - Zaman İlişkisi Açısından -Krizin analizi açısından ortaya çıkış zamanı hakkında açık bilgi verilir Gelişen Kriz / İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. I. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri İngiltere ve Fransa gibi ülkeler statükonun devamından yanayken yenilen ve 1919 Paris Antlaşması il ağır şartlar dayatılan Almanya ve İtalya düzenin değişmesinden yanadır.19 Paris Antlaşması il ağır şartlar dayatılan Almanya ve İtalya düzenin değişmesinden yanadır. 
  Krizi Çıkaran Tarafın Niyeti Açısından -Kriz yaratacak sözsel/eylemsel davranışı gerçekleştiren tarafın niyetine ilişkin bilgi verilir Algısal Güvenlik Krizi
KRİZİ TETİKLEYEN OLAY     OLAYIN KATEGORİSİ -Krizi tetikleyen olayın kategorisi hakkında açık bilgi verilir Askeri - Güvenlik-Diplomatik-Siyasi
  KRİZİN TETİKLEYİCİSİ -Krizi tetikleyen eylem hakkında açık bilgi verilir Şiddet İçermeyen Askeri
  KRİZ TETİKLEYİCİSİNİN ŞEKLİ -Krizi tetikleyen eylemin şekli açık bilgi verilir Silahlanma
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAYA İLK TEPKİ -Krizi tetikleyen davranışa karşı geliştirilen tepkisel davranış hakkında açık bilgi verilir Şiddet İçermeyen Diğer
KRİZ YÖNETİM ANALİZ SÜRECİ         KRİZ YÖNETİM EVRESİ                KRİZ BAŞLANGIÇ EVRESİ -Krizin tetikleyicisi olan davranışın içinde gerçekleştiği çatışma sürecinin uyaranlarının algılanması, değerlendirilmesine ilişkin evre Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Türk-Bulgar sınırındaki bölgeye asker yerleştirmesi Bulgar karar alıcıları açısından kriz olarak algılanır.
  TIRMANMA EVRESİ -Krizin tetikleyicisi söz ve eylemin gerçekleştiği evre; savunmacı taraf için kriz algısına bağlı olarak tepki verme zorunluluğunun tartışıldığı süreç Türkiye'nin Trakya 'ya asker çıkaerması ve silahlandırma faaliyetine Bulgaristan'ın resmi tepki göstermesi. (15 Mayıs 1935)
  KRİZ EVRESİ -Savunmacı tarafın krize özgü tepkisini kararlaştırdığı ve uyguladığı evre; kriz bu evrede yatay veya dikey tırmanabilir. Kriz yönetimi stratejilerine bağlı olarak stres ve gerginliğin yumuşamasına doğru gidiş... 15 Mayıs 1935 tarihinde İstanbul Bulgar konsolosu,Türk ve Yunan hükümetlerinin çerçevesinde Bulgaristan’a karşı ortaklaşa harekatta bulunacağına inandıklarını belirtir. Bulgar yetkilisinin bu açıklaması Türkiye’nin uyguladığı silahlanma politikasının Bulgaristan tarafından savaş tehdidi olarak algılandığını göstermektedir. Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması, ancak Bulgaristan’ın Balkan ülkeleriyle imzalanan askeri anlaşmalar çerçevesinde Neuilly Barış Anlaşmasını revize ederek silahlanma yoluna gitmesinin önünün kapatılması iki ülke arasında kriz meydana gelmesine olanak vermiştir. Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması, ve Türkiye’nin Bulgaristan’ın Neuilly Barış Anlaşmasını revize ederek silahlanma yoluna gitmesine karşı çıkması Bulgar karar alıcılar açısından kriz olarak nitelenmiştir.
  KRİZ SONRASI EVRE -Taraflar arasında krizi sonlandıracak girişimlerde başarı sağlandığı takdirde kriz evresi sona erer. Sonrasında ise etkilerin gözlendiği evre başlar. 1938’de “Balkan Diplomasisi” çerçevesinde Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya ziyaretleri sonrasında Bulgaristan’ı ziyaret ederler. Bulgaristan Çar’ı III. Boris ve Başbakan Köseivanof ile Bulgaristan’ın silahlanmasını önleyen hükümlerin kaldırılması yönünde görüşmeler yapılır ve ve 31 Temmuz 1938’de Selanik Anlaşması imzalanır. Selanik Anlaşmasına göre Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki sınırlamalar kaldırılmış;  Türk-Bulgar ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılmış ve Balkan Atlantı üyeleri ve Bulgaristan birbirlerine kuvvet kullanmama konusunda taahhütte bulunmuşlardır
KRİZİN VE KRİZ YÖNETİMİNİN ÖZELLİKLERİ         KRİZ YÖNETİM STRATEJİLERİ                  ALGILANAN TEHDİDİN CİDDİYETİ -Karar alıcının "kriz"i tetikleyen söz ve eyleme temel değer, öncelikleri bakımından yüklemiş olduğu önem ve anlamın ölçüsü hakkında bilgi verir. Karar alıcı için tehdit ve saldırı ciddiyeti yüksek ise buna uygun kriz yönetim stratejileri seçilir. Sınırlı askeri tehdit
  RAKİBİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Krizi tetikleyen eylemi gerçekleştiren tarafın kriz yönetim stratejisi hakkında bilgi verir. Zaman kazanma
  RAKİBİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ -Rakibin kriz sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet içermeyen çözüm
  TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Türkiye'nin kriz sürecinde uygulamış olduğu kriz yönetim strtejileri hakkında bilgi verir. Zaman kazanma stratejisi
  TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ Türkiye'nin kriz yönetim sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Müzakere
  ŞİDDET SEVİYESİ -Kriz yönetim sürecinde taraflar arasında askeri şiddetin düzeyi hakkında bilgi verir. Şiddetten kasıt zarar verici silahlı çatışmanın gerçekleşmesidir. Şiddet unsuru yok
ÜÇÜNCÜ AKTÖRLERİN YAKLAŞIMI       3. AKTÖR / UA ÖRGÜTLER     3. AKTÖR MÜDAHİL ÖRGÜT -Üçüncü  aktör olarak hangi uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. Herhangi bir 3. müdahil örgüt yok
  3. AKTÖR ULUSLARARASI ÖRGÜT MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. Herhangi bir uluslararası örgütün müdahelesi söz konusu değil.
3. AKTÖR / DEVLETLER     3. AKTÖR DEVLET -Üçüncü  aktör olarak hangi devletlerin, krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. Kriz döneminde Türkiye Balkan bölgesindeki istikrarı korumak amacıyla Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile antlaşmalar imzalamıştır. Ancak, bu ülkelerin krizin sonlanmasında doğrudan bir müdahalesi olmamıştır.
  3. AKTÖR DEVLET MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak devletlerin, krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir.  
KRİZİN SONUCU     SONUCUN ŞEKLİ -Krizin  taraflar arasında hangi şekilde sonlandırıldığı hakkında  bilgi vermektedir. Zımni uzlaşı
KRİZ SONRASI STATÜ     -Kriz sonlandırılmış ise kriz sonrası süreçte taraflar arasındaki ilişkilerde nasıl bir statünün ortaya çıktığı hakkında  bilgi vermektedir.
Zımni yeni statü
         
KAYNAK ÖNERİSİ REFERANS ADI   
1 Esra S. Değerli, “Türkiye’nin Bulgaristan’a Yönelik Dış Politikası (1918-1938),” Mustafa Bıyıklı, ed., Türk Dış Politikası, Cumhuriyet Dönemi, Cilt 2, İstanbul :Gökkubbe Yay., 2008   
2 Lüdmil Petrov, “XX. Yüzyılın Otuzlu Yıllarında Bulgaristan ve Türkiye (Siyasi İlişkiler), XX.Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri,Ankara: Genelkurmay Yay., 2005   
3 Hikmet Öksüz, Batı Trakya Türkleri: Makaleler,  Çorum: Karam Yay., 2006   
4 T.C. Dışişleri Bakanlığı Araştırma ve Siyaset Planlama Genel Müdürlüğü, Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl: Monreux ve Savaş Öncesi Yılları (1935-1939), Ankara: Dışişleri Bakanlığı, 1973   
5 İdris Bostan ve Ali Kurumahmut, Haritalar ve Coğrafya Eserlerine Göre Ege Denizi ve Ege Adaları, Ankara, 2003   
6 Faruk Sönmezoğlu, İki Savaş Sırası ve Arasında Türk Dış Politikası, İstanbul:  Der Yay.,  2011,    
7 Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: TTK Yayınları, 1991   
8 Sevo Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu (1919-1945), Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı, 2005,     
9 Penelope Kissoudi, The Balkan Games and Balkan Politics in the Inter War Years 1929-1939: Politicians in Pursuit of Peace, New York: Routledge, 2009,    
10 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
 

 

 

 

 

Perşembe, 10 Ekim 2013 18:27

1992 Nahçivan Krizi

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKA KRİZLERİ
KRİZ YÖNETİMİ BÜTÜNLEŞİK ÖZET TABLOSU   
         
GENEL BİLGİLER                 KRİZİN ADI NAHÇIVAN KRİZİ -Krizi en iyi tanımlayacak jenerik ismin girilmesi   
DIŞ POLİTİKA KRİZİ AKTÖRLERİ Türkiye-Ermenistan -Krizin doğrudan tarafı olan ülkelerin isimlerinin girilmesi  
KRİZİ TETİKLEYEN BİRİM ERMENİSTAN (Devlet) -Krizin tetiklenmesine yol açan sözel/eylemsel davranışı kim gerçekleştiriyor? Devlet / Devletdışı  
HÜKÜMET YAPILARI  TÜRKİYE -Kriz anında mevcut siyasal rejim ve yönetim sistemi hakkında bilgi verilir  Koalisyon Hükümeti (DYP-SHP)
  KARŞI TARAF -Kriz anında mevcut siyasal rejim ve yönetim sistemi hakkında bilgi verilir. Çoğunluk Hükümeti (Ermeni Ulusal Kongresi)
SEÇİLMİŞ KARAR ALMA SÜRECİ AKTÖRLERİ TÜRKİYE    
  DEVLET BAŞKANI Turgut Özal  
  BAŞBAKAN Mesut Yılmaz  Süleyman Demirel, Tansu Çiller
  DIŞİŞLERİ BAKANI Hikmet Çetin  
  SAVUNMA BAKANI H. Barlas Doğu Nevzat Ayaz
  İÇİŞLERİ BAKANI İsmet Sezgin
Beytullah Mehmet Gazioğlu
Beytullah Mehmet Gazioğlu/Nahit Menteşe
  GNKUR BAŞKANI Doğan Güreş  
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/ BM Daimi temsilcisi Mustafa Akşin  
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
  ERMENİSTAN    
  DEVLET BAŞKANI Levon Ter Petrosyan  
  BAŞBAKAN Vazgen Manukyan  Gagik Harutyunyan /Khosrov Harutyunyan 
  DIŞİŞLERİ BAKANI Raffi Ovanisyan  
  SAVUNMA BAKANI Vazgen Sargsyan  
  İÇİŞLERİ BAKANI    
  GNKUR BAŞKANI Norat Ter-Grigoryan  
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
  BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
       
ÇATIŞMA - KRİZ İLİŞKİSİ   -Kriz bir çatışma sürecinde tetikleyici bir sözsel/eylemsel [askeri] girişimin devamında ortaya çıkıyor ise çatışma-kriz ilişkisini açıklayacak bilgi girilir Tekrarlanmayan Uyuşmazlık-Çatışma İçinde Kriz
KRİZİ TETİKLEYEN OLAY   -Çatışmayı krize tetikleyen somut-özgül sözsel/eylemsel davranışın ne olduğu açıkça belirtilir  Ermenistan'ın Türkiye'nin sınırlarını tanımaması ve toprak talebi/ Ermenistan'ın saldırılarının Nahçıvan'a yönelmesi
KRİZİN SÜRESİ  KRİZİN TETİKLENME TARİHİ -Krizi başlatan tetikleyici davranışın ortaya çıktığı tarih açıkça belirtilir 18 Mayıs 1992
  KRİZİN SONA ERME TARİHİ -Krizin sonlanma tarihi açıkça belirtilir 12 Eylül 1993
KRİZİN TİPİ      
  Tarafları Açısından -Krizin analizi için tarafları açısından açık bilgi verilir  
  Çıktığı Coğrafya Açısından -Krizin ortaya çıktığı coğrafya açısından açık bilgi verilir Kafkasya
  Kriz - Zaman İlişkisi Açısından -Krizin analizi açısından ortaya çıkış zamanı hakkında açık bilgi verilir Soğuk Savaş’ın son döneminde ABD ve SSCB arasında güç mücadelesinin arttığı  “İkinci Soğuk Savaş” yaşanmıştır. Bu rekabet ortamında ABD’nin başlattığı büyük bütçeli Yıldız Savaşları projesi SSCB’nin iflasında rol oynamıştır. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır
  Krizi Çıkaran Tarafın Niyeti Açısından -Kriz yaratacak sözsel/eylemsel davranışı gerçekleştiren tarafın niyetine ilişkin bilgi verilir Dolaylı kriz
KRİZİ TETİKLEYEN OLAY     OLAYIN KATEGORİSİ -Krizi tetikleyen olayın kategorisi hakkında açık bilgi verilir Siyasi, askeri, hukuki /dolaylı şiddet/fiili durum yaratma/şiddet içermeyen askeri tepki
  KRİZİN TETİKLEYİCİSİ -Krizi tetikleyen eylem hakkında açık bilgi verilir Nahçıvan'a yönelik askeri şiddet
  KRİZ TETİKLEYİCİSİNİN ŞEKLİ -Krizi tetikleyen eylemin şekli açık bilgi verilir dolaylı askeri şiddet
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAYA İLK TEPKİ -Krizi tetikleyen davranışa karşı geliştirilen tepkisel davranış hakkında açık bilgi verilir sözlü, siyasal, şiddet içermeyen askeri
KRİZ YÖNETİM ANALİZ SÜRECİ         KRİZ YÖNETİM EVRESİ                KRİZ BAŞLANGIÇ EVRESİ -Krizin tetikleyicisi olan davranışın içinde gerçekleştiği çatışma sürecinin uyaranlarının algılanması, değerlendirilmesine ilişkin evre 1992’den itibaren Nahçıvan’da yoğun çatışmalar yaşanmıştır. 3 Mayıs 1992 tarihinde Ermeni çeteler Nahçıvan’a saldırmış, Türkiye sınırına yakın köylere topçu ateşi açmıştır. 7 Mayıs’ta Günnük köyünü ve Şuşa kenti ele geçirilmiştir. Ermeni çeteler Azeri güçlerinin savunması karşısında geri çekilmişlerdir. 18 Mayıs 1992 tarihinde Ermeniler, Sederek’e saldırı düzenlemiştir.   Sederek Türkiye ile Nahçıvan arasındaki sınır bölgesinde olması açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’in düşmesi durumunda Türkiye ile Nahçıvan arasında sınır bağı kopmuş olacaktır. Sederek’e gerçekleşen Ermeni saldırıları Türk karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir gelişme olmuştur. Bu tarihten sonra Türk karar alıcılar arasında askeri müdahaleye ilişkin yoğun tartışmalar başladı.
  TIRMANMA EVRESİ -Krizin tetikleyicisi söz ve eylemin gerçekleştiği evre; savunmacı taraf için kriz algısına bağlı olarak tepki verme zorunluluğunun tartışıldığı süreç 3 Eylül 1993 tarihinde Türk karar alıcılar bölgeye asker gönderme konusunu tartıştı. Aynı tarihte  TSK’ya ait jet uçaklarının Türkiye-Ermenistan sınırında keşif uçuşu yapması Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandığını göstermektedir. 11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlaması ile Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandırmaya devam etmiştir. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlaması Türkiye’nin sınırdaki askeri hareketliliğinin Ermenistan tarafından tehdit olarak algılandığı ve bir kriz durumu oluştuğunu göstermektedir. 12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi iki taraf arasında gerilimin arttığının işaretidir
  KRİZ EVRESİ -Savunmacı tarafın krize özgü tepkisini kararlaştırdığı ve uyguladığı evre; kriz bu evrede yatay veya dikey tırmanabilir. Kriz yönetimi stratejilerine bağlı olarak stres ve gerginliğin yumuşamasına doğru gidiş... 12 Eylül 1993 tarihinde Türkiye ve Ermenistan savaşın eşiğine gelmiş, ancak bu tarihten sonra çatışmaların kesintiye uğraması neticesinde Nahçıvan konusu iki ülkenin dış politika gündeminden çıkmıştır. 
  KRİZ SONRASI EVRE -Taraflar arasında krizi sonlandıracak girişimlerde başarı sağlandığı takdirde kriz evresi sona erer. Sonrasında ise etkilerin gözlendiği evre başlar.
Türk karar alıcıları açısından kriz sona erse de  Nahçıvan’daki çatışmalar  ara ara devam etmiştir. 1 Haziran 1994 tarihinde Ermeni güçleri Sederek bölgesini topçu ateşine tutmuş, Sederek’in Günnet köyüne girip, bölgeye ait tepeleri ele geçirmişlerdir. Çatışmalar 1996 yılında tekrar şiddetlenmiş, Şubat ayında Nahçıvan’a bağlı Yerashavan köyünde Azeri ve Ermeni birlikleri arasında çatışmada birçok kişi yaşamını yitirmiştir.
KRİZİN VE KRİZ YÖNETİMİNİN ÖZELLİKLERİ         KRİZ YÖNETİM STRATEJİLERİ                  ALGILANAN TEHDİDİN CİDDİYETİ -Karar alıcının "kriz"i tetikleyen söz ve eyleme temel değer, öncelikleri bakımından yüklemiş olduğu önem ve anlamın ölçüsü hakkında bilgi verir. Karar alıcı için tehdit ve saldırı ciddiyeti yüksek ise buna uygun kriz yönetim stratejileri seçilir. Nahçıvan'ın toprak bütünlüğü
  RAKİBİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Krizi tetikleyen eylemi gerçekleştiren tarafın kriz yönetim stratejisi hakkında bilgi verir. sınırlı, tersine çevrilebilir tepki 
  RAKİBİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ -Rakibin kriz sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. şiddet içeren çözüm, şiddet içermeyen çözüm
  TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Türkiye'nin kriz sürecinde uygulamış olduğu kriz yönetim strtejileri hakkında bilgi verir. Zorlayıcı Diplomasi 
  TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ Türkiye'nin kriz yönetim sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet İçermeyen Askeri
  ŞİDDET SEVİYESİ -Kriz yönetim sürecinde taraflar arasında askeri şiddetin düzeyi hakkında bilgi verir. Şiddetten kasıt zarar verici silahlı çatışmanın gerçekleşmesidir. 11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlandı. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlamıştır. 12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi gerilimin arttığının işaretidir. Ancak iki taraf arasında sıcak çatışma yaşanmamıştır.
ÜÇÜNCÜ AKTÖRLERİN YAKLAŞIMI       3. AKTÖR / UA ÖRGÜTLER     3. AKTÖR MÜDAHİL ÖRGÜT -Üçüncü  aktör olarak hangi uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. Herhangi bir müdahil örgüt yok.
  3. AKTÖR ULUSLARARASI ÖRGÜT MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. Herhangi bir uluslar arası müdahil örgüt yok.
3. AKTÖR / DEVLETLER     3. AKTÖR DEVLET -Üçüncü  aktör olarak hangi devletlerin, krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. Türkiye'nin Nahçıvan'ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişeleri Rusya, ABD'ye anlatılmıştır.
  3. AKTÖR DEVLET MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak devletlerin, krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. dostane girişim
KRİZİN SONUCU     SONUCUN ŞEKLİ -Krizin  taraflar arasında hangi şekilde sonlandırıldığı hakkında  bilgi vermektedir. üstünlük sağlayıcı, zamanla unutulma
KRİZ SONRASI STATÜ     -Kriz sonlandırılmış ise kriz sonrası süreçte taraflar arasındaki ilişkilerde nasıl bir statünün ortaya çıktığı hakkında  bilgi vermektedir. statüko ante
         
KAYNAK ÖNERİSİ REFERANS ADI      
1 Salih Sılay Koçer, The Impact of Mountainous Karabagh Conflict on Nakhchevan Autonomous Republic of Azerbaijan,  Review of Armenian Studies 9 (3): 2005 
2 Nicholas W. Miller, “Nagorno-Karabakh: A War without Peace,” Kristen Eichhensehr ve W. Michael Reisman (ed.) Stopping Wars and Making Peace: Studies in International Intervention, Leiden ve Boston: Martinus Nijhoff Publishers, 2009
3 Simon Gwyn Roberts, Shades of Expression: Online Political Journalism in the Post-colour Revolution Nations ,Chester: University of Chester Press,  2013, 
4 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
5 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
6 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
7 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
8 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
9 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl
10 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl

 

Site İstatistikleri

Bugün49
Dün533
Bu Hafta49
Bu Ay13290
Toplam452840

Visitor Info


Who Is Online

2
Online

Pazartesi, 24 Şubat 2020 02:50

S5 Quick Contact

S5 Box

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...