Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

  • Üye Kayıt
AYŞE KÜÇÜK

AYŞE KÜÇÜK

Cite: Ayşe Küçük, "Non-State Actors in Turkish Foreign Policy Crises", in Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey: Conceptual, Theoretical and Practical Discussions, Fuat Aksu and Helin Sarı Ertem (Eds.), (Cambridge: Cambridge Scholars Publishing, 2017): 199-223.

 

 Download the Article / PDF

Non-State Actors in Turkish Foreign Policy Crises*

Ayşe Küçük

Introduction

         In international relations there are a few cases where the actions of non-state actors resulted in a foreign policy crisis.[1] Therefore, we have a limited number of crises where non-state actors became involved. However, the current bid of non-state actors to increase their impact and strength does not only result in a foreign policy crisis in which they become involved, but also sets the stage for them to become direct interlocut ors in these foreign policy crises. The Turkish Foreign Policy Crises (TFPC) Project fixed nine foreign policy crises in the history of Turkish foreign policy, where non-state actors had a particular impact.[2] 

Pazar, 15 Kasım 2015 14:55

Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi

2011 Suriye-Türkiye Krizi

Özet

2011 yılında Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sürecinde meydana gelen halk hareketleri süreç içerisinde Türkiye’nin öncelikle reform yapılmasını talep etmesi, Esad yönetiminin talepleri olumlu karşılamak ile birlikte uygulamaya koymaması sonrasında Türkiye’nin rejim muhaliflerine destek vermesi sonrasında iki ülke karşı karşıya gelmiştir. Siyasi ve insani bir kriz ise gelişerek ve yayılarak halen varlığını sürdürmektedir. Süreç içerisinde kriz, askerileşmeye başladığı gibi aynı pek aynı çatışmadan doğan çok farklı krizi de içerisine alarak varlığını sürdürmüştür.  2011 Suriye krizinde kriz hali halen devam ettiği için bir kriz sonrası evreden de söz etmek mümkün değildir.


2011 TÜRKİYE-SURİYE KRİZİ

2011 yılından itibaren Türkiye’nin Suriye ilişkilerinde gelişen kriz süreci gözlenmektedir. Bu ülkeyle ilişkilerde yeniden şekillenen uyuşmazlık-çatışma hali içerisinde bir kriz durumu söz konusudur ve krizi karşılıklı tırmandıracak çok sayıda gelişme yaşanmıştır. Suriye’deki iç çatışmaların seyri ve rejim karşıtlığının yaratmış olduğu karşılıklı meydan okumalarda Türkiye ve Suriye karşı karşıya gelmiştir.

Krize özgü uyuşmazlık 60. Hükümet döneminde ortaya çıkmakla birlikte  kriz AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış; 62. 63. Ve 64. hükümetler döneminde ise devam etmiştir. Krizin başlangıç tarihinde 22 Haziran 2012’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu süreçte 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Recep Tayyip Erdoğan seçilirken, AK Parti genel başkanlığı Ahmet Davutoğlu yürütüyordu. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Bunlardan 63. seçim hükümeti hariç, diğer dört hükümet AKP’nin tek parti iktidarlarıdır. 63. hükümet kısa bir süreliğine seçim hükümeti olarak görev yapmış ve o tarihe kadar izlenen Suriye politikasının çizgisi dışına çıkmamıştır. 64. Hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, başbakan yardımcıları ise; Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş ve Lütfü Elvan’dır. Mevlüt Çavuşoğlu 64. Hükümet döneminde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürmektedir. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmakla birlikte, Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu AK Parti hükümetlerinin dış politikasının fikri alt yapısını oluşturmuştur.

Krizin Suriye kanadında ise Cumhurbaşkanlığı görevini 2003’ten itibaren yürüten Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 28 ağustos 2014’ten itibaren Başbakan Vail Nadir el Halaki, Başbakan Yardımcıları Fahad Casimel-Freyc, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid Muallim bulunmaktadır.[1] Arap baharının Suriye’ye yansıması ile birlikte 29 Mart 2011’de Beşar Esad, 2003 yılından itibaren görevini sürdüren Naci El Itri hükümetinin istifasını kabul etmiştir.[2] Suriye rejiminin otoriter niteliği nedeniyle karar alma birimi Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve yakın çevresine dayanan “küçük grup”tur.

90’lı yıllar boyunca dönem dönem oldukça gerilimli anlara sahne olan Türkiye-Suriye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde ivme kazanmıştır. Ancak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine Cumhurbaşkanı -Ahmet Necdet Sezer- düzeyinde katılımın sağladığı olumlu etkinin bir ürünü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu dönemde AK Parti’nin dış politika ilkelerinden birine dönüşen komşularla sıfır sorun politikası Suriye yönetimi tarafından da kabul görmüştür. 2002-2011 arasında Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumlu seyrinden söz etmek mümkündür. Türkiye ile Suriye arasında 2004 yılında serbest ticaret antlaşması imzalanmış, iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2,5 milyon dolar seviyesine ulaşmış, siyasi yakınlaşma ekonomik ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Bush yönetimi tarafından “haydut devlet” olarak kabul edilen ve dünya politikasından izole edilmeye çalışılan Suriye, Beşar Esad döneminde yumuşama politikası izlemeye yönelmiş ve başta ABD, AB, bölge ülkeleriyle yakınlaşmaya çabalamıştır. Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine destek verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumdan izole edilen Suriye; Türkiye’nin bölgesinde başlattığı komşularla sıfır sorun politikasından yararlanarak Türkiye ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir.[3] Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Ocak 2004’te Türkiye’yi 57 yıl sonra ziyaret etmiş ve Türkiye’nin resmi sınırlarını tanımıştır. Bu ziyaret iki ülke arasındaki Hatay sorunun sona ermesini sağlamıştır. Türkiye Suriye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesinde Aralık 2004’te Başbakan Erdoğan’ın, 2005’te ise Batı ülkelerinin muhalefetine rağmen Sezer’in gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerin yanı sıra, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye düzenleyeceği olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacağının düşünülmesi etkili olmuştur.[4] Suriye yönetiminin Türkiye ile yakınlaşma kararı kendi iç politikası açısından bir liderlik ve kimlik değişiminin sonucudur. Esad yönetimi, Suriye’yi göreceli izolasyondan korumak ve küresel ekonomiye eklemlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşmıştır.[5] 2004’ten itibaren Türkiye-Suriye ilişkileri, “stratejik ortalıklık” olarak adlandırılmaya başlamıştır. 2007 yılından itibaren Türkiye, Suriye-İsrail arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütmüştür.[6] 2009 yılında gerçekleştirilen tatbikat ile askeri alana yansıyan ilişkiler, 2010 yılında ortak petrol arama şirketinin kurulmasıyla enerji alanına kaymıştır. [7] 2009’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde iki ülkenin toplam on bakanının katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmesi ikili ilişkilerin geldiği boyutu göstermek açısından dikkat çekicidir.[8]

Türkiye-Suriye ilişkilerindeki olumlu seyrin terine dönmesi ise; Arap Baharı ve sonrasında meydana gelen halk hareketleriyle bağlantılıdır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ile birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve iki ülke arasında gelişen bir kriz ortaya çıkmıştır. Mart 2011’de başlayan protesto dalgası karşısında ilk olarak Ankara, Şam hükümetini reform yapmaya ve göstericilere karşı şiddetle baskı uygulamamaya yönelik çağrılar gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmelerde reform konusunun altı çizilmiş ve 2011 Mart’ının sonlarına doğru kötüleşmeye devam eden Suriye’deki krize rağmen, Türkiye Esad karşıtı bir söylemden uzak durulmuştur.[9] Suriye krizinde Türkiye’nin Suriye’deki yönetimi hedefine alarak yönetim değişikliğini talep etmesi ve rejim muhaliflerini desteklemesi, kriz yönetim sürecinde Türkiye’nin savunmacı bir konumdan saldırgan bir konuma doğru geçiş yaptığını göstermektedir.  Bu durum ve sonrasında Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği talep etmesi sonucunda saldırgan kriz yönetim stratejilerine yaklaştığını ve bununla beraber meşruiyet açısından krizin tartışmalı bir durum ortaya çıkardığını göstermektedir.  

Arap Baharı’nın Suriye’de etkilerini göstermeye başlamasından sonra, Mart 2011 ile Ağustos 2011 Davutoğlu-Esad görüşmesi arasındaki süreç Türkiye açısından bir “ikna dönemi” olarak görülebilir.[10] Bu dönem kriz analizi açısından uyuşmazlık evresidir. Arap Baharı’nın ilk aşamasında, Türkiye’nin Esad’lı bir çözümden yana tavır aldığını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde Türkiye, Suriye hükümeti ile reform yapılması konusunda mutabık kalmış ancak reformların pratiğe yansımaması sonrası artan şiddet olayları gerekçe gösterilmiş ve ikna sürecinden ziyade iktisadi, siyasi ve ekonomik yaptırımlara yönlenilmiştir. İkna sürecinin başarıya ulaşmaması, Türkiye’nin bir politika değişikliğine giderek Suriye muhalefetine destek vermeye başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu desteğin ilk emareleri, 1 Haziran 2011’de  içerisinde Müslüman Kardeşler’in yer aldığı Suriyeli muhaliflerin Antalya’da düzenledikleri toplantıdan itibaren gündeme gelmeye başlamıştır.[11] Aslında bu toplantıya katılan muhalifler Esad’a karşısındaki muhalefetin tamamını kapsadığını belirtmek ise mümkün değildir.  Türkiye’nin desteklediği muhalifler içerisinde daha çok Kürtler, Müslüman Kardeşler ve aşiret liderleri yer almıştır.[12]Ankara’nın Suriye muhalefetine açık desteği olarak okunabilecek bu durum Türkiye-Suriye ilişkileri açından uyuşmazlık evresinden çatışma evresine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. Esad yönetimi, 20 Haziran 2011’de bir reform paketi açıklamış ve reformların Eylül ayında hayata geçirilmeye başlayacağını ilan etmiştir.[13] Bu süreçte Türkiye’den reform paketinin yetersiz olduğunu vurgulayan açıklamalar gelmiştir. Başbakan Erdoğan ise paketin bazı önemli maddeler içerdiğini belirtmekle birlikte siyasi partiler kanunu ve anayasal düzenlemelerin raporda yer almamasının “Türkiye’yi tatmin etmediğini” belirtmiştir.[14] Suriye Dışişleri Bakanı Muallim Naci, “Türkiye ile iyi ilişkilerini devam ettirmek istediklerini” belirtmiş ve Türkiye’nin paketle ilgili görüşünü tekrar gözden geçirmesini istemiştir.

Türkiye ise Suriye arasındaki çatışmanın Libya lideri Kaddafi’nin ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin ardından domino etkisinin Suriye’de de Esad iktidarını devireceği yönündeki beklentinin sonucudur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Esad’ın artık meşru olmadığını deklare edip, ABD’nin “Esad’sız Suriye’nin ilk işaretini” vermesine rağmen[15] Türkiye, Esad’ın reform yapması konusundaki kararlılığını öncelikle kasım ayına kadar sürdürmüştür. Suriye’deki Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de “Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir”[16] diyerek tarihi bir açıklama yapmıştır. Daha sonra Esad’la Şam’da altı saatlik bir görüşme yapan Davutoğlu, Hama gibi katliamların yaşanmaması için yapılması gerekenleri Esad’la paylaştıklarını ifade edip, yakın zamanda atılması gereken adımların çok önemli olduğunu vurgulamıştır.[17] Bu görüşmeyle ilgili esas kritik nokta ise, Davutoğlu’nun da daha sonra kabul ettiği, Esad’ın kendisiyle paylaştığı “teröristlerin peşini bırakmayacağız” ifadesi olmuştur.[18] Zira stratejik ortak olduklarını belirten iki ülkeden biri açısından “terörist” olarak kabul edilen unsurlar, diğeri tarafından desteklenmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak görülmeye başlanan muhalif gruplar Esad yönetimi tarafından “terörist” olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında politik düzlemdeki bakış açısı farkından kaynaklanan bir çatışma hali etkili olmaya başlamıştır. Suriye yönetimine göre  kendileri meşru otoriteye karşı ayaklanan bir kesimle mücadele etmektedir. Bu nedenle Suriye’nin söylemi “çatışmalara ‘terör gruplarının’ neden olduğunu iddia etmiş, “silahlı kuvvetleri(ne) tabi birlikler(inin) muhtelif bölgelerde silahlı terör gruplarına karşı nitelikli operasyonlar”[19] gerçekleştirdiğini belirtilmiştir.

Bu çatışma hali giderek karar alıcıların söylemlerine de yansımıştır. Örneğin; 15 Ağustos 2011’de Davutoğlu, operasyonların durmaması halinde konuşulacak bir şey kalmayacağını belirtmiş, Suriye rejiminin, Türkiye’nin operasyonların durması yönündeki çağrılarının tam tersine bir tutumla operasyonları arttırmasını eleştirmiştir.[20] Bir gün sonraki AK Parti MYK toplantısında Davutoğlu, Suriye’ye son bir uyarı olarak,  “Suriye yönetimine sesleniyorum. Operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz” demiştir.[21] 23 Ağustos 2011’de ise Başbakan Erdoğan, Suriye rejimine yönelik olarak, “zulümle abat olunmayacağını” söylerken, bunu deneyenlere yönelik “akıttıkları kanda boğulacaklar ifadesini kullanmıştır.[22] Türkiye’nin Suriye’de artık yalnız rejimi değil, halkı referans alan politikalar izleyeceği yönündeki açıklama ise Davutoğlu’nun, gerektiğinde Türkiye’nin dost ülke olarak Suriye’nin yanında durduğunu ama bir seçim yapılması gerektiği durumda, Türkiye’nin Suriye halkını tercih edeceğini söylemesi olmuştur.[23] Bu süreçten sonra Türkiye’nin muhaliflere olan desteğini artmaya başlamıştır. 2011 Eylül ayında şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriyeli muhalifler ve Türkiye arasındaki yakınlaşma da artmıştır. Muhalifler, 15 Eylül 2011’de, İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda Suriye Ulusal Meclisi’nin kuruluşunu ilan etmiştir.[24] Başbakan Erdoğan ise 21 Eylül 2011’de, Suriye yönetimi Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda olduğunu ve artık Suriye yönetimine güveninin kalmadığını belirtmiştir. Erdoğan ayrıca kendisinin Suriye yönetimi ile ilişkisini kestiğini belirtmiştir.[25]AK Parti dönemi Türkiye-Suriye ilişkileri açısından incelendiğinde partinin kullandığı “kardeşlik”, ortak “din”, “gelenek”, “kültür” gibi kavramların diğer bölgesel aktörler tarafından da paylaşıldığı düşüncesi üzerinden hareket edildiği görülmektedir. AK Parti döneminde Türk karar alıcılarının bu kavramsallaştırma içerisinde Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve farklı bir konumda tahayyül ettikleri belirtilmektedir.[26]  2011 Eylül’ünden itibaren Türkiye’den Suriye’ye yönelik yaptırımlar gelemeye başlamıştır. 22 Eylül 2011’de Türkiye Suriye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapatmıştır. 23 Eylül’de Erdoğan Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan araçları engelleyeceklerini ilan etmiştir.[27] Ülkelerin uluslararası sistemin anarşik yapısının belirsizliklerine kendi çevrelerini şekillendirerek cevap verecekleri varsayımı Türkiye-Suriye krizinde kendisini göstermiştir.[28]

Bu döneme kadar Esad tarafından Türkiye’ye karşı herhangi bir açıklama gelmemiştir. Esad ilk açıklamasını 27 Kasım 2011 Arab Press’te yayınlanan röportajı ile yapmıştır. Bu röportaj, Türkiye’nin “Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayaline” olduğunu söylemiştir.[29] Türkiye’nin muhaliflere verdiği desteği, Osmanlıyı yeniden canlandırma hayali olarak gören Suriye yönetimi açısından dış politika krizinin 27 Kasım 2011’deki bu açıklama ile başladığını söylemek mümkündür.  2011 Aralık ayının başında ise, Türkiye Suriye yönetimine yönelik içinde lider kadronun mal varlıklarını dondurulması olan,  dokuz maddelik bir yaptırım paketi ilan etmiş[30]tampon bölge taleplerini ise güçlü şekilde gündeme getirmiştir.[31] 3 Aralık 2011’de ise Esad yönetimi, Türkiye ile imzalanmışolan serbest ticaret anlaşması kapsamındaki tüm faaliyetlerin durdurulduğunu açıklamıştır.[32]

2012 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin dış politikasının merkezinde bir an önce Esad rejiminin devrilmesi gerektiği yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin devreye sokulması, yaşanan can kayıplarının azaltılması, Türkiye’ye sığınan Suriyelilere barınma imkanı sağlanması, Suriyeli muhalefet gruplarının bir araya getirilmesine çalışılmıştır.[33] 2012’inin Şubat ayının başında BM Güvenlik konseyinde Suriye lideri Esad’a yönelik istifa çağrısı, Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından[34] Türk Dışişleri Bakanlığı, 5 Şubat’ta “Esad’ın meşruiyetini tamamen kaybettiğini” belirten bir açıklama yayınlamıştır.[35] 25 Şubat 2012’de BM’de düzenlenen bir toplantıda Davutoğlu, “Suriye’nin kimsenin şahsi mülkü olmadığını” ifade etmiştir.  Bu açıklama Suriye Ulusal Konseyi üzerinden Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerle artan ilişkilerini destekler niteliktedir.[36] 25 Nisan 2012’de Al-Jazeera televizyonuna bir mülakat veren Erdoğan, Suriye tarafından yapılan sınır ihlalleriyle ilgili olarak, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olup ve güçlü bir ordusu olduğunu vurgulayıp, ihlallerin devamı halinde, Türkiye’nin yaklaşımının farklı olacağını belirtmiştir.[37] 27 Nisan 2012’de ise Dışişleri bakanı Davutoğlu, “Suriye’deki Baas rejimini artık Türkiye için bir tehdit haline geldiğini”   ifade etmiştir. Ayrıca, “Suriye hakkında ne konuşulacaksa Ankara’da, İstanbul’da konuşulacaktır” demiştir.[38]Esad cephesinden ise, Türkiye’nin açıklamalarında NATO’yu harekete geçirme yönündeki açıklamalara provokasyon olarak nitelendirip sert tepki göstermiştir. [39] 9 Haziran 2012’de Başbakan Erdoğan Esad’ın Suriye yönetiminden gideceğini vurgulayan bir açıklama yapmıştır. ‘Beşşar Esed,’ “Er ya da geç gidecektir ve şu anda o da kendi sonunu hazırlamaktadır” demiştir.[40] 22 Haziran 2012 tarihinde ise Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı Akdeniz’de düşürüldüğü ortaya çıkmıştır.[41] Bunun akabinde Ankara, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünü iddia edilmiştir.[42] Türk genelkurmayının yaptığı açıklamaya göre Malatya Erhaç’taki askeri tesislerden22 Haziran 2012’de saat 10.28’de kalkan RF-4E “Phantom” tipi savaş uçağının 11.40’ta Suriye hava sahasına girmiş; saat 11.58’de telsiz bağlantısının kesilmiş ve uçak Lazkiye kentinin 8 mil açığına düşmüştür. Askeri kaynaklar, olayın Suriye’nin hava sahasını ihlali olmadığını, Türkiye ve Suriye’nin Sahil Güvenlik botlarının uçağın düştüğü bölgede müşterek arama çalışması yaptığı bilgisini vermiştir.[43] Türkiye açısından RF-4’ün düşürülmesi krizi kendi içerisinde tırmandırmıştır. 24 Haziran 2012’de ise Türkiye Suriye’ye diplomatik NOTA vermiştir.[44] Aynı gün, Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Cihad Makdisi, olayın bir kaza olduğunu söyleyip, Türkiye ve Suriye’nin düşman olmadıklarını vurguladı. [45] Ancak Türkiye’de RF-4’ün düşürülmesi bir güvenlik ihlali olarak görülmüş ve kriz askeri boyuta taşınmaya başlanmıştır. 25 Haziran 2012’de ise Başbakan Erdoğan TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini beyan edip, Suriye sınırındaki ihlallere hemen karşılık verileceğini ilan etmiştir.[46] Türkiye NATO’yu acil olarak toplantıya çağırmış ve NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, uçağın düşürülmesini “Suriyeli yetkililerin uluslararası kuralları hiçe saymasının son örneği olduğunu” belirtmiş ve Türkiye’ye destek vermiştir.[47] 2011 krizi sürecinde öne çıkan üçüncü aktör  örgüt NATO ve BM’dir.  Bu noktada NATO’nun güvenlik şemsiyesi Türkiye’ye siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Ayrıca Erdoğan, 12 Temmuz 2012’de meydana geldiği iddia edilen Tiramsa katliamında 200 insan hayatını kaybetmiş[48] olmasını “bir soykırım” olarak nitelendirmiştir. 28 Ağustos 2012’de ise Davutoğlu, bir TV programında, Esad’a ömür biçerek gidişinin “yıllar değil, aylar ya da haftalarla” ölçüldüğünü belirtmiştir.[49] 3 Ekim 2012’de ise Suriye tarafından gönderilen bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu, beş kişi hayatını kaybetti.[50] Bunun akabinde, Türk topçu birliklerinin düşen bombanın geldiği bölgeyi “hedef aldığı” bildirilmiştir.[51] Bununla birlikte, TSK’nın yabancı topraklara girmesine izin veren tezkere mecliste kabul edilmiştir.[52] Suriye tarafından olayın kaza oluğu yönünde gelen beyanlara, Erdoğan olayların kasıtlı olduğunu ima edip, sekiz kere kaza olmasının mümkün olmadığını söylemiştir.[53] 11 Ekim 2012’de Suriye Dışişleri Bakanı Cihad Makdisi ise, Türkiye ile savaşmak istemediklerini, ama Türkiye’nin saldırması durumunda kendilerini koruyacaklarını söyledi.[54]

Davutoğlu 2013 yılı bütçe görüşmeleri sırasında:

Fiilen çökmüş bulunan ve iktidara tutunmak için her türlü yola başvurmakta beis görmeyen rejimin, halka karşı ayrım gözetmeksizin sürdürmekte olduğu şiddet eylemleri sonucunda, bugüne kadar 40 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Bu sayı her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ülke içindeki 2,5 milyondan fazla yerlerinden edilmiş kişilerin durumu, bu trajedinin vahametini daha da artırmaktadır. Bu trajedi karşısında ülkemiz, bir yandan rejimin zulmünden kaçan Suriyelilerin yaralarının sarılması için gerekli yardımı sağlamakta, bir yandan da Suriye’deki krizin en kısa zamanda barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi amacıyla uluslararası camia ile işbirliği halinde girişimlerini ve çabalarını devam ettirmektedir. Bu çerçevede, halen ülkemizdeki barınma merkezlerinde misafir edilmekte olan Suriyelilerin sayısı 2012’nin Aralık ayı itibariyle 135 bini aşmış durumdadır. Bu bağlamda yaptığımız harcamalar da 400 milyon Dolara yaklaşmıştır. Ayrıca, yaklaşık 70 bin Suriye vatandaşı da şehirlerimizde kendi imkânlarıyla ikamet etmektedir[55]demiştir.

Suriye’de devam eden savaş ortamı ve istikrarsızlık neticesinde Türkiye’de bulunan kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2 milyon 72 bini aşmıştır.[56] Kriz içerisinde sadece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar değil; mültecilerin durumu da ayrı bir kriz unsuru olmaya doğru evirilmektedir.

AK Parti hükümeti, 26 Aralık 2012’de BM özel temsilcisi Lakhtar İbrahimi’nin liderliğinde süren Suriye’deki arabuluculuk görüşmeleriyle ilgili olarak, Esad’lı bir geçişin mümkün olmadığını vurgulamıştır.[57] Beşar Esad ise 23 Ocak 2013 tarihinde İran basınına verdiği demeçte, Türkiye’yi teröristlerle ilişkilendirmiş ve Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[58] Aynı gün, Türkiye’ye NATO destekli Patriot savunma sistemleri gelerek, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenlik eksenli ittifak ilişkisinden istifade etmesi gerçekleşmiştir.[59] Bu durum siyasi alanda başlayan uyuşmazlığın süreç içerisinde kriz halini alarak siyasi, askeri ve ekonomik alanlara yayılan bir sürece evirildiğini göstermektedir. Esad, 17 Nisan 2013 tarihinde ülkesinin bağımsızlığının 67. yıldönümüyle ilgili bir televizyon programında, Erdoğan’ın başkanlık düşüncesini gerçekleştirmek için Kürt devleti için taviz verebilmesi ihtimali yönündeki soruya, Erdoğan’ı kendi şahsi çıkarları için “her şeyi yapabilecek” bir lider olmak ile suçlamış ve  Türk yönetimini “sıfır komşu, sıfır ahlak, sıfır dost, sıfır politika” sahibi olmakla eleştirmiştir.[60] 10 Mayıs 2013’te NBC News televizyonuna röportaj veren Erdoğan, Türkiye’nin elinde             Esad’ın kimyasal kullandığı yönünde bilgi” olduğunu belirterek, ABD’den daha net tavır almasını istemiştir.[61] O döneme kadar ABD’nin kimyasal silah kullanılmasının kırmızı çizgi olarak ilan edildiği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ifadelerinin bir müdahalede bulunulmasını talep ettiği açıktır. 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve  Dışişleri Bakanı Davutoğlu, saldırının Suriye rejimiyle alakalı Banyas saldırılarını da gerçekleştiren bir örgütün yaptığını belirtmiştir.[62] İçişleri bakanı Muammer Güler de bilgilerin bu saldırıyı, Suriye rejimi ve istihbaratı ile bağlantılı bir terör örgütünün yaptığını gösterdiğini beyan etmiştir.[63] Reyhanlı olayından itibaren Suriye krizi Türkiye’nin iç güvenliği açısından da bir risk unsuru halini almıştır.

21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırıdan sonra, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmıştır. Erdoğan 26 Ağustos 2013’te “katil Esad”ın “kimyasal silahlarla şehit ettiği” insanlara dikkat çekmiştir.[64] Bunun akabinde, ABD ve İngiltere tarafından Suriye’ye kimyasal saldırı dolayısıyla sınırlı bir hava operasyonu gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir. Kırmızı çizgi aşıldığı için Batı’nın hızlanan operasyon hazırlıklarını ise, Türkiye yetersiz bulup, Erdoğan tarafından Suriye rejiminin tamamen devrilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak İngiltere Parlamentosu’nun askeri harekatı onaylamaması, ABD’nin ise ilerleyen haftalarda Rusya ile kimyasal silahların Suriye’den uzaklaştırılması yönünde vardığı anlaşma nedeniyle, bu harekat sınırlı olarak dahi hayata geçirilmemiştir. 16 Eylül 2013 tarihinde ise Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye sınırını 400 metre ihlal eden bir Suriye helikopterinin angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[65] Türkiye’den ardı ardına gelen helikopterin düşürülmesine yönelik haklılık açıklamalarının ardından, Bab-el Hava sınır kapısının yakınındaki patlamaya yönelik olarak 18 Eylül 2013’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bunun Suriye’nin bir misillemesi olduğunu düşünmediklerini, “Suriye yönetiminin, bir misillemeyi zihninden dahi geçirmesinin sonuçlarına katlanacağını bilmesi lazım”[66] ifadesi ile ilan etmiştir. TSK, 5 Ekim 2013’te sınıra yaklaşan 3 Suriye uçağının F16’lar tarafından uzaklaştırıldığını açıklamıştır.[67] 14 Ekim 2013 tarihinde bir İsviçre gazetesine konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Silahını bırakan katil suçsuz olamaz” diye Esad rejimini hedef almış ve rejimin her ne olursa olsun, cezasını çekmesi gerektiğini ifade etmiştir.[68] Bu açıklamalara Suriye yönetiminden bir karşılık gelmemiş; ancak Türkiye sert ifadelerini sürdürmüştür.

Suriye krizinin derinleşmesi ve Başar Esad’ın ülke yönetiminden ayrılmayacağının anlaşılması üzerine  9 Ocak 2014’te Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dış dünyanın Esad’la ilgili pozisyonundaki olumlu yöndeki farklılaşmaya işaret ederek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Esad’ın “ehvenişer olarak görülmeye başladığını” ifade etmiştir. Bu durum, değişen konjonktüre dikkat çekmekle sınırlı olmayan fakat aynı zamanda, Türkiye’nin Esad karşıtı pozisyonunda dış destek bulmak bağlamında sıkışmaya işaret etmekteydi.[69] Benzer şekilde 14 Mart 2013’te Davutoğlu bu sefer, Suriye rejiminin ortaya çıkardığı güç ve otorite boşluğunun bir güvenlik krizine neden olduğunu belirtip, radikal grupların faaliyetlerindeki artışın yeni gündem maddesi olmaya başladığını tekrar dile getirmiştir.[70] 23 Mart 2014’te ise Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü Genelkurmay tarafından duyuruldu.[71] Düşen uçaktaki pilotun ise uçaktan atlayarak hayatta kaldığı açıklandı. Bu gelişmenin akabinde, Suriye medyasına çeşitli askeri ve sivil yetkililerin açıklamalar yaptığı haberleştirildi. Burada önemli olan nokta ise, Suriye rejiminin direkt olarak beyan bildirmekten kaçınıp, Dışişleri Bakanlığı’nda yetkili kişilerin ya da askeri kaynakların Türkiye’yi saldırganlıkla suçlamaları olmuştur.[72] Aynı gün Başbakan Erdoğan ise benzer şeylerin olması durumunda “Türkiye’nin tokadının ağır olacağını” söylemiştir.[73] 24 Mart 2014’te ise Genelkurmay Suriye füze sistemlerinin bir Türk F-16’sını Hatay üzerinde uçarken dört buçuk dakika kilitlediğini belirtip, askeri gerginliğin devam ettiğini belirten bir açıklama yapmıştır.[74] Yerel seçimler çalışmaları sırasında Akşehir ilçesinde bir konuşma yapan Davutoğlu ise “topraklarımıza tecavüz etmek isteyenlere TSK’nın hadlerini bildirdiğini” ifade etmiştir.[75] 25 Mart 2014’te ise, Genelkurmay yine benzer bir açıklama yaparak 5 adet F-16’nın 10 dakika 53 saniye süreyle Hatay’da yine füze sistemlerinin tacizine uğradığını duyurmuştur.[76] 26 Mart 2014’te AFP’ye bir mülakat veren Davutoğlu, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test etme cüretini göstermesine tepki göstererek, “Türkiye’nin sınır ötesi operasyon da dahil bütün askeri seçenekleri devreye sokmak için hazır olduğunu” söylemiştir.[77] Suriye BM Daimi temsilcisi Beşar El Caferi ise Türkiye’nin sınırdan teröristlerin geçişine kolaylık gösterip, destek verdiğini New York’taki BM Genel Merkez’inde açıklamıştır.[78] Dolayısıyla IŞİD’in Suriye’de güç boşluğunu doldurmasından itibaren Suriye’de terör örgütleri de bir gündem olarak öne çıkmıştır.  Genelkurmay 29 Mart 2014’te Türk F-16’larının Suriye füze sistemleri tarafından taciz edildiğini tekrar duyurdu.[79] Suriye devlet başkanı Esad Haziran 2014’te gerçekleşen seçimlerin sonuçlarının açıklanmasından sonra üçüncü dönem tekrar başkanlığa seçilmiştir. 18 Temmuz 2014’te ise yaptığı zafer konuşmasında Başbakan Erdoğan’ı hedef alıp, Erdoğan’ın hem Suriye halkını zulümden kurtarmak istemesi hem de Emevi Cami’inde namaz kılmak istemesi arasındaki ‘tutarsızlığı’ ifade etmiştir.[80] Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, Erdoğan’ın yerine Başbakanlık koltuğuna oturan Davutoğlu 28 Eylül 2014’te 29 Mayıs Üniversitesi’nce yaptığı bir konuşmada, git gide dünya gündeminde öne çıkmaya başlayan IŞİD tehditliyle ilgili olarak Esad yönetimini suçlamıştır.[81] Davutoğlu, Esad’la 10 Ağustos 2011 yaptığı görüşmede kendisine “yedi saat dil döktüğünü” belirttikten sonra “halk ve ordunun karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını Suriye’nin bugün yaşadığını” ifade etmiştir. 2 Ekim 2014’te ise TBMM’de, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyon yapma yetkisini içeren tezkere kabul edilmiştir. Metinde IŞİD tehlikesi ve teröristlerin verimli alan buldukları kısaca geçerken, bu tarz gelişmelerin sorumlusu olarak meşruiyetini kaybetmiş Suriye rejimi olarak gösterilmiştir.[82] Artan IŞİD tehdidiyle birlikte Esad’ın gidişi yönündeki çağrılar da bir azalmaya başlamış; Esad’ın gidişinin ikincil önemde olduğunu yönelik sinyaller gelmeye başlanmıştır. Bunun farkında olan Esad, uluslararası kamuoyuna 21 Kasım 2014’te IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme teklifinde bulunmuştur.[83]

7 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Suriye’de otonom bir Kürt devleti oluşması tehlikesine dikkat çekerek, IŞİD ve PYD gibi örgütlerinin ortaya çıkma nedenini izlenen yanlış politikalar olduğunu belirtmiştir. Özellikle Türkiye’nin batılı müttefiklerini isim vermeden eleştiren Erdoğan, hava operasyonlarının netice almada mümkün olmadığını belirtip, Özgür Suriye Ordusu’na bir türlü gerekli yardımların yapılmamasının mevcut tabloyu ortaya çıkardığını vurgulamıştır.[84] 20 Ocak 2015’te Foreign Affairs dergisine bir röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ı “El-Kaide ideolojisinin uzantısı olan Müslüman Kardeşler ekolünün bir parçası olarak” nitelendirmiştir. Esad, Suriye’nin krizin ilk aşamalarından itibaren Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların benzerlerini seslendirip, teröristlerin finansmanında Katar, Suudi Arabistan ve özellikle Türkiye rolü olduğunu ifade etmiş; Türkiye’yi terörün faaliyetlerinin lojistik üssü olarak nitelendirerek Türkiye’nin Suriye için tehdit olduğunu vurgulamıştır.[85]

Uluslararası düzende değişmeye başlayan Esad karşıtı duruş, BM Suriye temsilcisi Staffen de Mistura 14 Şubat 2015’te “Suriye’deki çözüm sürecinin Devlet Başkanı Esad’ı dışarıda bırakamayacağını” ifadesiyle dile dökülmüştür.[86]  Nitekim, 2015 Mart’ının ortalarında CIA Başkanı John Brennan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’de çözüm için, ABD’nin Esad’la müzakere etmek durumunda kalacağı yönündeki açıklamalarda bulunmuşlardır.[87] Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, binlerce insanı kimyasal silah da kullanarak öldüren biriyle görüşülmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve Kerry’e tepki göstermiştir.[88] 22 Temmuz 2015’te benzer şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Phillip Hammond Suriye’de Esad rejiminin çökmesini değil, siyasi bir geçişin olmasını istediklerini dile getirmiştir.[89] 19 Eylül 2015’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’la ilgili olarak ABD’nin daha esnek bir politika izleyeceğinin işaretini vermiş; Esad’la ilgili “hemen birinci gün ya da ayda olmasına gerek yok” diye eklemiştir.[90] 23 Eylül’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esed’in Suriye’nin yalnız %15’ini kontrol edebildiğini belirtip, “butik bir devlet peşinde olduğunu” söylemiştir .[91] 24 Eylül 2015’te ise Erdoğan, gazetecilerin Suriye ile ilgili sorularını yanıtlarken, “Suriye’de Esad’lı bir  geçiş olabileceğini” söyleyerek, Türkiye’nin uzun zamandır benimsediği söylemi değiştirdiğini göstermiştir. Bu noktada önemli olan Erdoğan’ın Suriye devlet başkanından bahsederken “Esed” yerine “Esad” demeyi tercih etmesiydi.[92] Söylemdeki bu değişik karşısındaki tepkiler üzerine Erdoğan, iki gün sonra,  kendisinin Suriye politikasıyla ilgili aynı yerde durduğunu belirtip, Suriye’de çözüm ‘Esed’ ile olsa bu beş yılda olurdu diye eklemiştir.[93] Obama, BM Genel Kurulu'nda Esad’ı “masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran” olarak anmıştır. [94] ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın aniden iktidarı terk etmesi yerine, “düzenli bir geçiş süreci”nin parçası olarak makul bir süre zarfında görevi bırakması gerektiğini ifade etmiştir.[95] Türkiye Esad’ın yönetimden ayrılmayacağının anlaşılmasından sonra müttefikleri ile birlikte hareket edebileceği yeni bir politikaya yönelmeye çabası içerisine girmiştir.

Suriye krizi, birden fazla özelliği ile dikkat çekmektedir. Ortadoğu’daki “Arap Baharı”nın etkisinde kalan Suriye’de rejim karşıtları ile Beşar Esad Yönetimi’nin mücadelesi Suriye’de istikrarın bozulmasına neden olurken; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler de bundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Suriye özelinde bir dış değişimin krizi tetiklemesinden söz edilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç istikrarsızlığa gösterdiği ilgi Suriye açısından bir güvenlik tehdidi olarak da algılanmış: ve böylece Suriye Türkiye’nin ilgisini Suriye’deki rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerin bir parçası olarak görmüştür. Bu durum Suriye özelinde krizin tetikleyicisi olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak tırmanan çatışmacı ilişkiler ve kriz sürecinde Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtlarını siyasi ve askeri açıdan desteklemekte oluşu, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin daha da tırmanmasına neden olmuş ve iki ülkeyi askeri bir çatışmanın eşiğine taşımıştır. Böylece şiddet içermeyen askeri yöntemlerin yer aldığı kriz yönetim stratejileri izlenmeye başlanmıştır. Kriz süreci içerisinde gerilimi dikeyde tırmandıran bir diğer önemli gelişme, Türkiye’ye ait RF-4 Keşif Uçağı’nın tartışmalı bir şekilde Akdeniz’de ulusal karasuları/hava sahası dışında düşmesidir. Türkiye bu olayda Suriye’yi suçlamış ve angajman kurallarını değiştirdiğini açıklamıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye krizi özelinde karar alıcı için krizin tetikleyicisi gelişmenin ne olduğu yeterince açık değildir. Aslında 2011 Kasım ayı itibariyle Türkiye ve Suriye arasında başlayan kriz, iki taraflı, siyasi bir dış politika krizidir. Krizin karşı tarafı Suriye Devleti’dir. Bu noktada Suriye devletinden kast edilen ise Esad yönetimidir. Türkiye ve Suriye açısından krizi tetikleyen davranışı devlet gerçekleştirmiştir. Suriye açısından krizi tetikleyen davranış Türkiye’nin Suriye’deki rejimin değiştirilmesi talebi iken; Türkiye açısından Suriye’de sivillere yönelik baskı ve bunun beraberinde yaşanan insan hakları ihlalleridir. 2011 Türkiye-Suriye krizi tekrarlayan bir çatışma içerisinde ortaya çıkmış olmamakla birlikte gelişen süreçte pek çok kriz üretmeye devam etmektedir. Bu noktada RF-4’ün düşürülmesi, Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi , sınır güvenliği ve hatta Rusya ile Türkiye arasındaki SU-24 krizinin aynı çatışmanın devamında meydana geldiğini belirtmek mümkündür. 2011 Türkiye-Suriye krizi, siyasi ve insani bir kriz olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte; süreç içerisinde askerileşmeye başlamıştır. Kriz yönetim sürecinde Türkiye’de öne çıkan lider başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu krizi yönetmeye başlamıştır. Yine de genel olarak bütün kriz sürecinde Erdoğan’ın daha fazla öne çıktığını belirtmek mümkündür. Krizin Suriye tarafında ise öne çıkan lider Beşar Esad’dır.

 

2011 Suriye krizinde krizi tetikleyen eylem ülke içerisindedir. Krizin temel tetikleyicisi insani talepler ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi yönündeki talepleri içeren sözlü eylemdir. Bu sözlü eylemin karşısında Esad yönetimi öncelikle tepki göstermekten çekinmiş ancak Türkiye’nin muhalif gruplara devam eden desteğinin artması üzerine Türkiye’yi Osmanlı devleti hayali peşinde olmakla suçlamıştır. Suriye krizi algılanan tehdidin ciddiyeti açısından bölgede ve bölgesel alt sistemde meydana gelebilecek saygınlık ve hak kaybına işaret etmektedir. Bununla birlikte krizin süreç içerisinde değişim göstermesi, Türkiye içerisinde bombalama vb. Eylemlere neden olduğu da göz önünde bulundurulduğunda sınırlı askeri tehdit unsurları içerdiği de ifade edilebilir. Türkiye Suriye krizi karşısında şiddet içermeyen askeri eylemleri de kapsayan çoklu eylem izlemiştir. Bu kapsamda kademeli olarak baskıyı arttırdığını da ifade etmek mümkündür. Öncelikle ekonomik yaptırımlara karar vermiş, Esad ailesinin malvarlıklarını dondurmuş, RF-4 olayının ardından ise NATO ittifakından alınan  destek ile Suriye sınırına Patriot savunma sistemlerini yerleştirmiştir.

2011 Suriye krizinde Türkiye’nin uyguladığı kriz yönetim stratejisi şantajdır. Alexander George’un belirttiği üzere, şantaj stratejisi rakibin talep edilen şeyi/eylemi  gerçekleştirmeyi reddetmesi halinde  bir şekilde acı çekeceği ve zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurgulanmıştır. George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Ancak şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantaj stratejisi, savunmacı tarafa şantajcının blöfünü görse dahi yapılması istenilen davranışı gerçekleştirmeme olanağı sunmaktadır.[96] Suriye krizinde Türkiye’nin rejim değişikliği talepleri her ne kadar şantajın bir parçası olarak görülebilecekse de, Esad yönetiminin bu talepleri uygulamayı reddettiği göz önünde bulundurulduğunda hali hazırda başarılı biçimde uygulandığını belirtmek güçtür. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği ise şiddet içermeyen çoklu çözümdür. İki ülke kriz sürecinde karşı karşıya gelmiş olmakla birlikte askeri açıdan doğrudan doğruya iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışmaya girmekten uzak durulmuştur. Ancak Türkiye kriz sürecinde maddi güç açısından üstünlüğünü sürekli olarak vurgulamış; ve ibret verici güç kullanma tehdidinde bulunmuştur.

 

            Kriz sürecinde Suriye’nin Türkiye karşısında uyguladığı kriz yönetim stratejisi ise zaman kazanmadır. Düşman, statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak için zaman kazanmaya çalışabilmesidir. Örneğin kriz sürecinde Türkiye’nin reform talepleri karşısında Esad, 2011 Mart ayından itibaren reform sözü vermiş ve hatta bir reform paketi açıklamasına rağmen uygulanmamıştır. Bu surum Esad yönetimin uyguladığı zaman kazanma stratejisini doğrular niteliktedir. 2015 sonu itibariyle Türkiye-Suriye krizi devam ettiğinden bu krizde kriz sonrası evre mevcut olmadığı gibi kriz sonrası bir statüden de söz etmek mümkün değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]“Suriye’de yeni hükümet işbaşında”, http://rudaw.net/turkish/middleeast/syria/28082014, [14.11.2015].

[2]“Suriye’de hükümet istifa etti”, http://www.internethaber.com/suriyede-hukumet-istifa-etti-337621h.htm, [12.11.2015].

[3]Ayşe Küçük, “Türkiye-İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015):140.

[4]Veysel Ayhan, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Yeni Dönem: Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Ortadoğu Analiz, (Cilt: 1, Sayı: 11, Kasım 2009): 27.

[5]Samir al-Taqi and Raymond Hinnebush, “As Seen From Damascus: the Transformation in Syrian-Turkish Relations”,Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)  Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013):108.

[6]Erdem Kaya, “Suriye-İsrail Barışını Yeniden Düşünmek: Çözüm Ankara’yla Mümkün mü?”, http://www.bilgesam.org/incele/1343/-suriye-israil-barisini-yeniden-dusunmek--cozum-ankara%E2%80%99yla-mumkun-mu-/#.Vqtg7lOLS1s, [14.11.2015].

[7]Mehmet Turan Çağlar, “2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye-Türkiye Krizi”, http://tdpkrizleri.org/images/pdfmakaleler/TDP-Turan-Final1.pdf, 1, [15.12.2015].

[8]“Suriye-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktaları”, http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/57640/4369/11/suriye-turkiye-iliskilerinde-donum-noktalari, [15.11.2015].

[9]Aaron Stein, “IV. Stumbling in Iraq and Syria, 2011–14”, Whitehall Papers, (Vol. 83, No: 1, 2014): 59-87.

[10]Oytun Orhan, “Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge ve Türkiye”, ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No: 33, Kasım 2015, 4, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20151117_33tr.pdf , [12. 12.2015].

[11]Muammer Elveren, “Model Türkiye”, Hürriyet, 1 Haziran 2011.

[12]Ahmet Nazmi Üste ve Levent Yılmaz, “Büyük Güçler, Suriye Krizi ve Türkiye”, CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (Cilt:12, Sayı:2, Haziran 2014): 196.

[13]“Beşar Esad muhalifleri böyle tarif etti”, http://www.internethaber.com/besar-esad-muhalifleri-boyle-tarif-etti-354412h.htm, [16.10.2015].

[14]Suriye’den Türkiye’ye Yanıt, Hürriyet, 22 Haziran 2011.

[15]Tolga Tanış, “Esad Artık Meşru Değil”, Hürriyet, 13 Temmuz 2011.

[16]“Erdoğan: Davutoğlu'nu Suriye’ye Göndereceğim”, Radikal, 6 Ağustos 2011.

[17]“Davutoğlu'nun Açıklaması”, Hürriyet, 9 Ağustos 2011.

[18]“Turkish Foreign Minister Meets Syria's Assad”, http://www.aljazeera.com/news/middleeast/2011/08/201189105938279417.html, [15.11.2015].

[19]Barış Çağlar, “Türkiye’nin Suriye Politikası: Yeni-Klasik Realist Bir Bakış”, Ortadoğu Analiz, Cilt:4, Sayı 47, Kasım 2012): 45.

[20]“Operasyonlar Durmazsa Konuşacak Bir Şey Kalmaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2011.

[21]“Şam Yönetimine ‘Söz bitti’ Mesajı”, Hürriyet, 16 Ağustos 2011.

[22]“Erdoğan: Akıttıkları Kanda Boğulurlar”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-akittiklari-kanda-bogulurlar,SLrAqoL9k0GxaAfEARaHEQ, [12.12.2015].

[23]“Davutoğlu: Türkiye her türlü senaryo için hazırlıklıdır”, Hürriyet, 25 Ağustos 2011.

[24]“2011’de Dünya ve Türk Dış Politikası (Eylül-Ekim)”, Zaman, 23 Aralık 2011.

[25]“Erdoğan: Gemilerimiz Akdeniz'de”, Hürriyet, 21 Eylül 2011.

[26]Ahmet Han, “Paradise Lost: A Neoclassical Realist Analysis of Turkish Foreign Policy and the Case of Turkish-Syrian Relations”, Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)Raymond Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013): 59.

[27]Çağlar, “2011 Sonrası...”, 12.

[28]Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy”, World Politics, (Vol: 51, No: 1, 1998):150.

[29]Roee Nahmias, “Assad: Turkey seeking to recapture imperial days”, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4153293,00.html, [13.12.2015].

[30]“Ankara’dan Şam’a 9 Yaptırım”, Hürriyet, 1 Aralık 2011.

[31]“Tampon Bölge Dediğimiz Hususu Ciddi Olarak Düşünüyoruz”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.

[32]“Suriye'den Türkiye'yle ilgili önemli karar”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.

[33]Nebi Miş, “Suriye 2012”, Ortadoğu Yıllığı 2012, (Eds) Kemal İnat, Muhittin Ataman. Sakarya: Açılım Kitap, 2013): 234.

[34]“Suriye'yle ilgili kritik tasarıya çifte veto geldi”,Hürriyet, 4 Aralık 2011.

[35]“Türkiye: Esad Meşru Değil”,Hürriyet, 5 Şubat 2012.

[36]“Davutoğlu: Suriye Kimsenin Şahsi Mülkü Değil”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/davutoglu-suriye-kimsenin-sahsi-mulku-degil,PJHYGvacmUKnmrVBz9cF3Q , [25.12.2015].

[37]“Sınır ihlali olursa gerekeni yaparız”, http://www.erhaber.com/haber/-20943.html, [ 10.12.2015].

[38]“Dublör Olma Dönemi Kapandı”, Hürriyet, 27 Nisan 2012.

[39]“Provokasyon Yapıyorsunuz”, Hürriyet, 29 Nisan 2012.

[40]Selçuk Şenyüz, “Erdoğan: Esad Er ya da Geç Gidecektir”, Hürriyet, 8 Haziran 2012.

[41]Metehan Demir, “Suriye Açıklarında Türk Savaş Uçağı Düştü”, Hürriyet, 22 Haziran 2012.

[42]“Suriye’nin Tavrı Belirleyecek”, Hürriyet, 23 Haziran 2012. 

[43]“Türk Savaş Uçağı Suriye Karasularında Düştü”, http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/06/22/turk.savas.ucagi.suriye.karasularinda.dustu/666139.0/index.html , [12.12.2015].

[44]“Türkiye Suriye’ye nota verdi”,Hürriyet, 24 Haziran 2012. 

[45]“Makdissi: Türkiye ve Suriye Düşman Değildir”, Hürriyet, 24 Haziran 2012. 

[46]“Başbakan'dan Tarihi Suriye Kararı”,Hürriyet, 26 Haziran 2012. 

[47]“NATO Türkiye'ye Destek İfade Etti”, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/06/120626_erdogan_syria_update.shtml , [12.10.2015].

[48]“Syria crisis: Tremseh 'massacre' - Friday 13 July 2012”,  http://www.theguardian.com/world/2012/jul/13/syria-hama-massacre-live, [15.102015]

[49]“Davutoğlu, Esad'a ömür biçti”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012.

[50]“Akçakale'ye top mermisi düştü: 5 ölü, 10 yaralı”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.

[51]Ümit Çetin, “Türkiye Suriyeye Karşılık Verdi”, Hürriyet, 5 Ekim 2012.

[52]“Tezkere TBMM'den geçti”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.

[53]“Erdoğan: Sekiz Kere Kaza mı Olur”,Hürriyet, 5 Ekim 2012.

[54]“Suriye: Türkiye'yle savaşmak istemiyoruz ama...”, Hürriyet, 11 Ekim 2012.

[55]Ahmet Davutoğlu, “2013 Yılına Girerken Dış Politikamız”, Dışişleri Bakanlığı’nın 2013 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sunulması Vesilesiyle Hazırlanan Kitapçık, 66, http://www.mfa.gov.tr/site_media/html/butce_2013.pdf , [16.11.2015].

[56]“Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 185 bine ulaştı”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyeli-multecilerin-sayisi-4-milyon-185-bine-ulasti,  [15.10.2015]

[57]Uğur Ergan, “Ankara: Esad’lı geçiş olmaz”, Hürriyet, 26 Aralık 2012.

[58]“Esad'dan Ankara'ya çok ağır sözler”, Hürriyet, 22 Ocak 2013.

[59]“Patriot Test Ediliyor Almanlar Dondurma Yiyor”, Hürriyet, 26 Ocak 2013.

[60]“Esad: Erdoğan çıkarları için ülkesini feda eder”, Hürriyet, 18 Nisan 2013.

[61]“Esad halkına karşı kimyasal silah kullandı”,Hürriyet, 10 Mayıs 2013.

[62]Zeynep Şafak, “Kırmızı çizgi aşıldı”Hürriyet, 13 Mayıs 2013.

[63]“Güler: "8 Mayıs'ta ihbar geldi”, Hürriyet, 14 Mayıs 2013.

[64]“Başbakan'dan önemli açıklamalar”, Hürriyet, 26 Ağustos 2013.

[65]“Genelkurmay: “Görüldü, uyarıldı, vuruldu”, Hürriyet, 16 Eylül 2013.

[66]“Davutoğlu: Suriye misilleme yaparsa sonuçlarına katlanır”, Hürriyet, 18 Eylül 2013.

[67]“TSK: Suriye uçakları ve helikopteri sınırdan uzaklaştırıldı”, Hürriyet, 6 Ekim 2013.

[68]“Davutoğlu'dan Esad için sert sözler”, Hürriyet, 14 Ekim 2013.

[69]“Davutoğlu: Esad rejimine 'ehvenişer' denilecek noktaya gelindi”, Hürriyet, 9 Ocak 2014.

[70]“Davutoğlu: O türbeye saldırırsanız...”,Hürriyet, 14 Mart 2014.

[71]Uğur Ergan, “Türkiye sınır ihlali yapan Suriye uçağını düşürdü”,Hürriyet, 23 Mart 2014.

[72]“Suriye'den Türkiye'ye ilk tepki”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[73]“Başbakan Erdoğan: Tokadımız ağır olacak”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[74]“Suriye füzeleri 4.5 dakika Türk F-16'larına kilitlendi”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[75]"Hadlerini bildirdi uçağı düşürdü", Hürriyet, 24 Mart 2014.

[76]“TSK'dan açıklama”, Hürriyet, 25 Mart 2014.

[77]“Davutoğlu'ndan 'sınır ötesi operasyon' açıklaması”, Hürriyet, 26 Mart 2014.

[78]“Suriye'nin BM Temsilcisi: Türk hükümeti teröristlere destek veriyor”, Hürriyet, 27 Mart 2014.

[79]“Suriye'den 6 F-16 uçağına taciz”, Hürriyet, 29 Mart 2014.

[80]“Esad’dan Başbakan Erdoğan’a sataşma”,Hürriyet, 18 Temmuz 2014.

[81]İsmail Akduman, Yaprak Koçer, hakan Çelikbaş, “Davutoğlu: Esed'e 7 saat dil döktüm”, Hürriyet, 28 Eylül 2014.

[82]“Sınır ötesi müdahale de var yabancı askerler de: 9 Soruda ‘Irak-Suriye Tezkeresi’”, http://www.diken.com.tr/9-soruda-irak-suriye-tezkeresi/, [25.11.2015].

[83]“Suriye lideri Esad'dan IŞİD'e karşı işbirliğe çağrısı”, Hürriyet, 21 Kasım 2014.

[84]Erdoğan: 'Bu hırsızlar bizi mal sahibi yaptı', Hürriyet, 7 Ocak 2015.

[85]“Syria's President Speaks”, https://www.foreignaffairs.com/interviews/2015-01-25/syrias-president-speaks, [21.1.2015].

[86]“Esad, Suriye’de çözümün parçası”, Hürriyet, 14 Şubat 2015.

[87]“ABD: Suriye savaşını bitirmek için Esad'la konuşmak zorundayız”, Hürriyet, 16 Mart 2015.

[88]“Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Kerry'ye 'Esad' tepkisi”, Hürriyet, 16 Mart 2015.

[90]“Kerry: Esad Gitmeli ama...”,Hürriyet, 19 Eylül 2015.

[91]Vahap Munyar, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Esed butik devlet peşinde”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.

[92]“Erdoğan: Esad'lı geçiş dönemi olabilir”, http://www.evrensel.net/haber/261345/erdogan-esadli-gecis-donemi-olabilir, [25.11.2015].

[93]Burcu Purtul, “Suriye’ye yaklaşımım aynı”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.[94]“Obama'dan BM Genel Kurulu'nda Esad için sert sözler: Masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran”,Hürriyet, 28 Eylül 2015.

[95]“ABD: Esad makul sürede ayrılmalı”, Hürriyet, 30 Eylül 2015.

[96]Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 315.

 

Perşembe, 12 Kasım 2015 06:21

MAVİ MARMARA KRİZİ

ÖZET

İstanbul Merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan İHH(İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı) ile Gazze Şeridi’ne içerisinde 10 Bin tonluk yardım malzemesi taşınması girişimi, filoya 31 Mayıs 2010’da İsrail tarafından askeri operasyon düzenlenmesi ve yaşanan ölçüsüz şiddet sonucunda Türkiye ve İsrail arasında bir dış politika krizi ortaya çıkmıştır. Bu durum Türk dış politikası açısından devlet dışı bir aktörün inisiyatifi ile gerçekleştirilen bir girişimin iki taraflı bir dış politika krizine dönüşmesinin özgün örneklerinden biridir. Kriz Türk karar alıcıların yardım girişimini sahiplenmeleri ile devletler boyutuna taşınmıştır. Mavi Marmara Krizi, doksanlı yıllarda geliştirilen askeri, siyasi ve diplomatik yakınlaşmaya geri dönülemez biçimde son vermiştir. Ayrıca krizin iki ülke arasındaki etkisi halen devam etmekte olup; taraflar halen kriz öncesi evreye geri dönememiştir.

Ayşe Küçük, "Türkiye İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme" Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015.

 

MAVİ MARMARA KRİZİ

 

Yardım hareketinin bir krize dönebileceği izlenimini veren ilk emareler 3 Nisan 2010’da İHH’nın Gazze’ye insani yardım ile birlikte içerisinde parlamenterler, aktivistler ve gazetecilerin olacağı filonun kamuoyuna ilan edilmesi ile başlamıştır. Bu süreçte İsrail Dışişleri Bakanlığı Avrupa İşleri Direktörü Naor Gilon’un Türkiye, Yunanistan, İrlanda ve İsveç elçileri ile ayrı ayrı görüştüğü “kıyı sınırına ulaşmadan aktivistlerin durdurulacağı” uyarısında bulunduğu İsrail basınına yansımış; aynı dönemde Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun beklenen yardım konvoyu ile ilgili olarak “İsrail hükümeti ile temasa geçeceği, bu süreçte tansiyonu yükseltmekten ziyade sakin davranmak gerektiği ve yeni gerilimlerin istenmediği bundan dolayı İsrail’in de bu sivil insiyatife karşı sağduyulu davranacağına inandığı”  yönündeki açıklamalar İsrail basınında  yer almıştır. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun Mavi Marmara olayını anlatan raporda, İsrail Genelkurmay Başkanlığı’nın ve karar alıcılarının ambargoyu kırmak amacıyla yardım filosunun planlandığını ve Gazze’ye hareket edeceğini Şubat ayının başlarında öğrendikleri belirtilmektedir. Bu dönemde İsrailli yetkililerin temel amacı, “planın gerçekleştirilmeden önüne geçilmesi” olmuştur. 12 Mayıs 2010’a kadar filoyu kalkmadan durdurmayı deneyen İsrail Genelkurmayı 13 Mayıs tarihi itibariyle askeri operasyon yapılmasına ilişkin görev kararı almıştır. 26 Mayıs 2010 tarihinde İsrail Savunma Bakanı operasyon yetkisini resmi olarak onaylamıştır. 28 Mayıs’ta İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yigal Palmor; “gemilerin İsrail karasularına girmesi halinde İsrailli denizcilerin müdahale edeceğini, gemilerin Aşdod Limanı’na çekileceğini ve eylemcilerin sınır dışı edileceğini” açıklamıştır. Aynı dönem İsrail basınında İsrail kabinesinin aktivistlere karşı “gerekirse güç kullanmaya izin verdiği ve İsrail ordu ve donanmasının gemilerin Gazze’ye ulaşmasını engelleyeceği” yönünde haberler çıkmıştır. 28 Mayıs’ta İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yigal Palmor; “gemilerin İsrail karasularına girmesi halinde İsrailli denizcilerin müdahale edeceğini, gemilerin Aşdod Limanı çekileceğini ve eylemcilerin sınır dışı edileceğini” ilan etmiştir. Yardım filosuna ilişkin olarak 3 Nisan 2010’da bir sivil toplum örgütü olan İHH arasında başlayan uyuşmazlığın 28 Mayıs 2010’da Yigal Palmor’un açıklaması ile çatışma evresine geçtiğini söylemek mümkündür.

Krize özgü uyuşmazlığın çatışma durumuna tırmanmasına neden olan olay; yapılan tüm uyarılara rağmen aktivistlerin 27 Mayıs 2010’da İstanbul’dan hareket etmeleri ve daha sonra 30 Mayıs’ta diğer ülkelerden gelen gemilerle Kıbrıs’ın 40 deniz mili açığında buluşmalarıdır.  Bu buluşma, İsrailli yetkililer tarafından kararlılık gösterisi olarak algılanmıştır. Operasyonun gerçekleştiği esnada gemide yaklaşık 700 kişinin bulunduğu bilinmektedir.[1] Turkel Komisyonu’nun araştırma raporuna göre, olay meydana geldiği esnada filo içerisindeki en büyük gemi olan Mavi Marmara’da yaklaşık olarak 29 mürettebat ve 561 yolcu bulunmaktaydı.[2]  Toplamda 8 gemiden oluşan  -fakat gemilerden ikisinin arızalanması nedeniyle 6 gemi ile sürdürülen- 10 bin tonluk yardım malzemesi taşıyan filoya 31 Mayıs 2014 sabahı saat 04.30 sıralarında İsrail Savunma Kuvvetleri(IDF) tarafından askeri operasyon yapıldığında; filonun rotası açık denizden kıyıya paralel olarak 70-80 deniz milidir.  Ayrıca filo, hali hazırda seyrüsefer serbestisinin esas olduğu, açık denizde hareket halindeydi. Filoya askeri operasyon düzenlendiği bölge esas itibariyle İsrail’in ilan ettiği blokaj sahasının ise 64 deniz mili uzaklığındaydı.

Bu operasyon esnasında gemide bulunan 9 aktivist ölmüş[3]; yaklaşık 50 aktivist ise yaralanmıştır. İsrail kuvvetlerinin operasyonu saat 05.17’de sona ermiştir. Operasyon sonrası, gemide bulunan bütün aktivistler kabin bölgesinden güverteye alınarak teker teker aranmış[4]; Mavi Marmara’nın kaptanı ve mürettebatı dâhil olmak üzere gemide bulunan herkes kelepçelenmiştir. Aktivistlerin büyük bir kısmı geminin değişik bölümlerinde- Aşdot Limanı’na kadar devam eden 12 saatlik yolculuk boyunca- diz çöker pozisyonda bekletilmiştir. Kriz, IDF tarafından gemilere el konulması, aktivistlerin göz altına alınmaları, sorgulanmaları, özgürlüklerinin engellenmesi ve gemilerin güç kullanılarak Aşdot Limanı’na götürülmesi ile birlikte iyice tırmanmıştır.

Kaynak: Report on the Israeli Attact on the Humanitarian Aid Convoy to Gaza on 31 May 2010, http://www.mfa.gov.tr/data/Turkish%20Report%20Final%20-%20UN%20Copy.pdf, sayfa 118’den alınmıştır. [17.01.2015]

Mavi Marmara krizinin yumuşama belirtilerini göstermeye başlaması 01 Haziran 2010’da İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun “İsrail’in elinde tuttuğu aktivistleri serbest bırakacağını” açıklamasıyla başlamıştır. Ancak tam olarak yumuşama evresinin filoda bulunan tüm aktivistlerin Türkiye’ye getirilmesiyle gerçekleştiğini ifade etmek mümkündür. İsrail, 325 aktivisti ülkelerine geri göndermek üzere 02 Haziran sabahı havalimanına intikal ettirmiş; aynı zamanda İsrail ile diplomatik ilişkisi bulunmayan 12 Müslüman ülkelerden aktivistlerin ise Ürdün üzerinden karayolu ile ülkelerine dönmelerini sağlamıştır.  Filoda bulunan aktivistlerin büyük kısmı, 03 Haziran 2010’da THY uçaklarıyla -filodaki aktivistler 9 cenaze, aktivistlere yardım etmeye giden 4 Türk milletvekili ile birlikte 466 yolcu- Türkiye’ye getirilmiştir. Aktivistler, havaalanında Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından karşılanmıştır. Mavi Marmara Krizi, aktivistlerin Türkiye’ye getirilmesiyle birlikte krizin zirve yaptığı dönem sona ermiş ve yumuşama evresi başlamıştır.

Kriz Yönetimi

Türkiye, Mavi Marmara krizinin meydana geldiği 31 Mayıs 2010’da, AK Parti’nin kurmuş olduğu çoğunluk hükümetiyle yönetilmektedir.  Ülke genelinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olsa da kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Türkiye’de karar alma birimi 1-4 kişiden oluşmaktadır. Bu nedenle kriz yönetim sürecinde alınan kararların “küçük grup” kararı olduğunu ifade etmek mümkündür. Kriz yönetim sürecinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu öne çıksa da son kararın Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından alındığı anlaşılmaktadır.  

Mavi Marmara krizinin karşı tarafı İsrail’de ise, krizin meydana geldiği dönemde Başbakan Benyamin Netanyahu önderliğinde bir koalisyon hükümeti yönetimdedir. İsrail’de de karar alma biriminin büyüklüğü 1-4 kişiden oluşmaktadır. İsrail’de 32. Hükümet döneminde koalisyonu oluşturan 7 partinin – Bu dönemde İsrail hükümeti Likud, Kadima, İşçi Partisi, Evimiz İsrail,Habayit Hayehudi, Tevrat’ın Seferad Bekçileri ve Haatzma`ut[5]partisinden oluşmaktadır- ve başkanlarının karar alma sürecinde önemli bakanlıkları paylaşmışlardır. Ancak kriz döneminde dış politika anlamında karar alım sürecinde öne çıkan savunma, dış ilişkiler, istihbarat ve uluslararası ilişkiler gibi bakanlıklar 4 aktör tarafından paylaşılmıştır.  Bu noktada Savunma Bakanı Moşe Yaloon,  Dış İlişkiler Bakanı Benyamin Netanyahu* Uluslararası İlişkiler ve İstihbarat Bakanı Yuval Steinitz’den oluşmaktadır. İsrail’de krize giden süreçte ülkenin sahip olduğu siyasi kültürün bir sonucu olarak askeri bürokrasinin etkinliği son derece belirgindir. Bu bağlamda, krizi ortaya çıkaran kararın alınmasında, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin ön planda olduğu görülmektedir. Zira, yukarıda belirttiğimiz üzere, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) filoya operasyon düzenlenmesi hakkındaki kararı 13 Mayıs 2010’da almış ve bu karar 26 Mayıs 2010’da İsrail Savunma Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. İsrail’de de kriz yönetim süreci, kurumsal yapı içerisindeki  “küçük grup” tarafından gerçekleştirilmiştir.

Mavi Marmara krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; bakanlar ve bürokratlar düzeylerinde sürdürülmüştür. Taraflar arasında iletişim düzeyinin bakanlar ve bürokratlar tarafından sürdürüldüğü, CHP Adana Milletvekili Osman Loğoğlu’nun 7/15126 esas numaralı soru önergesinde yer aldığı şekilde Ahmet Davutoğlu-Ben Eliezer, Feridun Sinirlioğlu-Joseph Ciechanover, Hakan Fidan ve Tamir Pardo arasında gerçekleşen görüşmelerinden anlaşılmaktadır.[6]  Ayrıca bu görüşmeler basına yansımış ve yalanlanmamıştır.

Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı çok merkezli olarak tanımlanmaktadır. Mavi Marmara krizinde olayın meydana geldiği coğrafya Doğu Akdeniz olmakla birlikte, bölgesel-alt sistemde kriz Türkiye-İsrail arasında meydana geldiği için krizin oluştuğu temel coğrafya Ortadoğu’dur. Bölgesel alt sistemde krizin etkileri Ortadoğu’da görülmektedir. Mavi Marmara krizinde en etkili, baskın aktör hem Türkiye hem de İsrail ile müttefiklik ilişkileri bulunan ABD’dir. Mavi Marmara krizi açısından ABD’nin baskın aktör olarak değerlendirilmesinin temel nedeni, daha önce belirttiğimiz gibi, operasyonun ardından İsrail rehinesi haline gelen aktivistlerin ABD’nin baskısı ile serbest bırakılmasından ve Türkiye’nin İsrail’den talep ettiği özür beyanının Başkan Obama’nın 22 Mart 2013’deki resmi ziyareti sırasında gerçekleşmesinden anlaşılmaktadır.

Mavi Marmara krizi, süregiden bir uyuşmazlığın yeniden nüksetmesi dolayısıyla ortaya çıkan, bir tekrarlayan çatışma özelliği hali hazırda göstermemektedir. Krize özgü uyuşmazlık, krizin başladığı 31 Mayıs 2010’dan bu tezin kaleme alındığı döneme kadar tekrar etmemiştir; bu nedenle Mavi Marmara’nın hali hazırda tekrarlanmayan bir çatışma olduğu düşünülmektedir.

Mavi Marmara krizine özgü uyuşmazlık; 2006 yılında Hamas’ın Filistin’de yapılan genel seçimleri kazanmasından sonra, İsrail’in Gazze’de uyguladığı ablukayı daha da şiddetlendirmesinin etkisiyle -BM’nin çeşitli organları tarafından sürekli olarak vurgulanan “Gazze’deki insani durumun sürdürülemezliği” argümanı üzerine harekete geçen Özgür Gazze Hareketi’nin bölgeye insani yardım taşıyacak bir sivil toplum koalisyonu oluşturması ve deniz yolu üzerinden topladıkları yardımı Gazze’ye ulaştırmak için harekete geçmesinin bir sonucu olarak- sivil toplum örgütü ve devlet arasında ortaya çıkan bir uyuşmazlık olarak belirmiştir. Mavi Marmara olayında uyuşmazlığın devlet taraflarının durumu kriz olarak değerlendirmesi farklı zaman dilimlerinde gerçekleşmiştir. Bu açıdan Mavi Marmara krizi değerlendirildiğinde; tarafların kriz algılamalarının farklı zamanlarda tetiklenmesi bakımından krizin uluslararası krizlere benzediği görülmektedir.[7] Uluslararası krizler birçok ülkeyi içine almaları bakımından her bir ülke için krizin tetikleyicisi olan söz, eylem ya da davranışın farklı olabilmektedir.[8] Mavi Marmara krizinde hem Türkiye hem de İsrail için krizin başladığı tarih ve eylem aynı değildir. Yukarıda belirtildiği üzere Gazze filosunun 28 Mayıs 2010’da Antalya Limanı’ndan ayrılması ile İsrail tarafı açısından kriz başlamıştır. Bu nedenle krizin devlet dışı aktörlerden biri olan çeşitli sivil toplum örgütlerinin koalisyon biçiminde hareket etmesi nedeniyle tetiklendiği söylenebilir. Çeşitli ülkelerden aktivistleri taşıyan filodaki gemilerden bir olan Mavi Marmara’ya İsrail Deniz Kuvvetleri’nin operasyon düzenlemesi, operasyon neticesinde 9’u Türk 1’i ABD vatandaşı olan 10 kişinin olay esnasında ve sonrasında hayatlarını kaybetmeleri ve yaklaşık 50 kişinin yaralanması nedeniyle hem kriz tırmanmış hem de sivil toplum-devlet arasındaki bir kriz,  devlet-devlet krizine dönüşmüştür. Filoya 31 Mayıs 2010’da operasyon düzenlenmesi ise Türkiye için krizi başlatmıştır. Olay, Türk karar alıcılar tarafından bir prestij sorunu; vatandaşlarının yaşam hakkına yönelik tecavüz biçiminde değerlendirilmiş ve sahiplenilmiştir. Bu tarihten itibaren kriz; Türkiye ile İsrail arasında iki taraflı-dış politika krizi halini almıştır.  Krizin devlet-devlet arasındaki tırmanması, Mavi Marmara’da bulunan çoğunluğu Türk vatandaşı olan aktivistlerin güç kullanılarak İsrail’e götürülmeleri ve bölgede bulunan çeşitli hapishanelerde tutulmalarıyla birlikte daha da artmıştır.  ABD’nin baskısı üzerine 3 Haziran 2010’da İsrail’de tutulan aktivistler serbest bırakılarak Türkiye’ye getirilmiş İsrail’in bu davranışı sonucunda krizin yumuşama evresi başlamıştır.

Mavi Marmara krizinde, krize neden olan olay ve krizin tırmanma eğilimi zamana yayılmıştır. Kriz filonun hazırlıklarının kamuoyuna ilan edilmesinden itibaren ilk nüvelerini vermeye başlamış, filoya yapılan operasyonla tırmanmış ve zirve noktasından günümüze kadar geçen yaklaşık 4,5 yıllık süre boyunca varlığını sürdürmüştür. Türk karar alıcılar açısından olayın gelişimine bakıldığında; filoya askeri bir operasyon düzenlenmesinin beklenilmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Türkiye’de karar alıcılar tarafından sivil toplum kuruluşlarının eyleminin yanlış algılandığı ve yanlış değerlendirildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Mavi Marmara krizi genel niteliği itibariyle değerlendirildiğinde; İsrail tarafından filonun gönderilmesine izin verilmemesi için birçok kanaldan açık çağrıların yapılmasına karşın, Özgür Gazze Hareketi’nin Gazze’ye deniz yolu üzerinden ulaşmayı deneme kararı göz önünde bulundurulduğunda, kurgulanmış bir olay olduğu izlenimini doğurmaktadır. Zira İsrail açısından uygulanan deniz ablukası doğrudan doğruya ülkenin güvenliğine yönelik temel bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Sivil toplumun oluşturduğu girişim ise, fiili olarak uygulanan ablukayı anlamsızlaştırmaya yöneliktir. Özgür Gazze Hareketi’nin topladığı insani yardımın Gazze’ye abluka bölgesi üzerinden ulaştırılmasına müsaade edilmeyeceği açıktır. Buna ek olarak aktivistlerin yaşam hakkına yönelik şiddetli bir müdahalenin iki ülke arasında bir krize neden olacağını tahmin etmek güç değildir.

Mavi Marmara olayının tasarlanmış bir kriz olduğu varsayımından hareket edildiğinde krizin ya İsrail ya da Türkiye tarafından tasarlanmış olma ihtimalleri üzerinde durmak gerekmektedir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı gibi Mavi Marmara’nın yolculuğunda Türkiye’nin 4 muhtemel senaryoya sahip olması ilk bakışta krizin Türkiye tarafından tasarlanmış olabileceğini akla getirmektedir. Davutoğlu, Türkiye’nin beklediği muhtemel senaryoların şunlar olduğunu belirtmiştir:

“Mavi Marmara yola çıktığında teknik olarak dört senaryo üzerinde çalışmıştık. Birincisi, gemiler yaklaştığında İsrail Mavi Marmara'nın karşısına kendi gemilerini koyar, kendi karasularında blokaj yapar, bir müddet beklenir, onlar protesto eder, İsrail geçirmemiş Böylece barışçıl bir protesto olur vs. İkincisi bir müdahale olabilir. Teknik bir müdahale. Gemilerin eşlik edilerek limana çekilmesi olabilir. Üçüncüsü gemiye operasyo-nel anlamda bir müdahale olabilir. Ama silahlı baskın şeklinde değil. Son senaryo da gemiye müdahale olur ama can kaybına neden olacak olaylar olmadan belki silah kullanılmadan belki arbede filan olur.” [9]

Davutoğlu’nun bahsettiği senaryolardan anlaşıldığı üzere Türkiye’nin Gazze Filosuna şiddet içeren bir askeri müdahalenin gerçekleştirilmesini beklememektedir. Ancak krizin Türkiye tarafından tasarlanmış olması varsayımı, bunun hangi amaca ulaşmak için krizin tasarlanmış olabileceği sorusunu akla getirmektedir.  Bu sorunun en akla yakın cevabının AK Parti döneminde söylemsel düzeyde Ortadoğu’da sağlanan ve arabuluculuk çalışmaları çerçevesinde görünür hale gelen etkinliğin arttırılarak devam ettirilmesi olduğu düşünülmektedir.[10] Bu tespitin TESEV’in 2009 yılında 7 Arap ülkesinde 2006 kişiyle görüşülerek gerçekleştirdiği “Ortadoğu’daki Türkiye Algısı” anketine göre Arap kamuoyu tarafından da desteklendiği ampirik verilerle ölçülmüştür. Anket, Türkiye’nin Arap dünyasında daha büyük bir rol oynaması gerektiği düşünüldüğünü, Türkiye’nin İsrail-Filistin arabuluculuk rolü üstlenmesinin Arap dünyasında desteklendiğini,  Türkiye’nin model olarak görüldüğünü ortaya koymuştur. Ayrıca 2009’da Davos Dünya Ekonomik Forumu toplantısında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşanan gerilimin “Türkiye’nin Arap kamuoyunun beklentileri karşısında hassas davranan bir ülke” olduğu şeklindeki imajın güçlenmesine yardımcı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.[11] Aynı raporun 2013 yılında yayınlanan versiyonu; özellikle Mısır ve Suriye’de Türkiye’ye olumlu yaklaşanların sayısının azaldığı, Türkiye’nin mezhebe dayalı dış politika izlediği algısının ise arttığını, yine de Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünün genel olarak desteklendiği, Türkiye’nin pek çok ülkede demokratik yapısından dolayı halen model olarak görüldüğü fakat bölgede en sevilen ülke olmaktan uzaklaştığı tespit edilmiştir.[12]  Bu nedenle Mavi Marmara krizi öncesinde Türkiye’nin Arap kamuoyundaki imajının bugüne kıyasla daha olumlu olduğu görülmektedir. Dolayısıyla eğer kriz Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini arttırmak üzere tasarlanmış olsaydı en azından kriz sonunda bu amaca ulaşılması beklenirdi.

Barış Doster’in belirttiği gibi Türkiye son yıllarda pek çok ülke arasında arabuluculuk yapma çabası içerisine girmiştir. Bununla birlikte Türkiye’nin arabuluculuk çalışmaları yürüttüğü ülkelerle olan ilişkisi hızla bozulmuştur. “Öyle ki Türkiye, değil başka ülkeler arasında arabuluculuk yapmak, onlarla ilişkilerini düzeltmek için arabulucuya gereksinim duyar hale gelmiştir[13]. Uluslararası sorunların çözümünde arabuluculuk rolü üstlenebilmek bölgede etkin olabilmek, barışı tesis edebilecek güce sahip olmak, bölge ülkeleriyle yakın ilişkide bulunmak gerekmektedir. Ayrıca ülkelerin güvenini kazanmak onları müzakere masasına oturtacak, dahası masada tutacak, bu yönde baskı yapacak güce ve olanaklara sahip olunması şarttır. Çok boyutlu, çok merkezli çok yönlü, çok kimlikli, bir dış politika izlemek için Türkiye’nin jeopolitik konumu ve tarihsel birikimi gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. İlk olarak Türkiye’nin ekonomik gücü böyle bir politika için yeterli değildir. Zira bölgesel gücün, bölgenin en güçlü siyasi, iktisadi, askeri, toplumsal, kültürel aktörlerinden biri olmayı gerektirir.[14] Bölgesel güç olarak Türkiye’nin güç unsurları değerlendirildiğinde askeri gücünün konvansiyonel unsurlar dışında büyük ölçüde müttefiklerinin desteğine bağlı, ekonomisinin kırılgan, siyasi gücünün karşılığının Ortadoğu’da çok etkili olmadığı görülmektedir.

Bu açıdan sonuç üzerinden hareket eden bir değerlendirmede krizin İsrail tarafından tasarlanmış olması daha olasılığının daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Politik psikoloji açısından İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in Başbakan Erdoğan tarafından bütün dünyanın gözü önünde eleştiren söylemi ve tutumu, Türkiye içinde Erdoğan’ın büyük dünya devletlerine ve İsrail’e kafa tutan lider biçiminde algılanmasına ve böylece Erdoğan “Türkiye’nin hasretle beklediği lider” imajına bürünmesini sağlamıştır. Bu imaj değişimi bir yandan Türk halkının gurunu okşarken, diğer taraftan Batı karşısında ezilmiş hisseden Ortadoğulular tarafından takdirle karşılanmıştır.[15] Davos olayından itibaren yaklaşım İsrail’in perstijini sarsmıştır.  “Türklerde her ne kadar narsisistik bir kabarmaya yol açmışsa da buna karşılık İsrail’de de önemli bir narsisistik yaralanmaya yol açmıştır[16]. Bir tarafın gururu ve benlik saygısı şişirilmişken diğer tarafın gururu kırılmış aşağılanma yaşanmıştır. Çünkü toplumlar için liderleri ya da grup üyelerinden herhangi birine yönelik bir olumsuzluk tüm gruba yöneltilmiş olarak algılanır ve grubun tümünün tepki göstermesine neden olur. Ancak Mavi Marmara olayının ardından Türkiye’nin başarılı bir toplum oluşturduğu yönündeki yeni algı kitlelerin umut ve beklentilerinin önünde engel oluşturmuştur.[17]

Buna ek olarak Gazze Hareketi’nin düzenlediği yardım filosunun benzerleri daha önce düzenlenmiştir. Kıbrıs merkezli bir Free Gaza Movement Ağustos-Aralık 2008 döneminde az sayıda ve küçük teknelerle giriştiği Gazze’ye denizden ulaşma teşebbüslerinde beş defa başarılı olmuştur. Mavi Marmara olayında olduğu gibi bu beş seferin amacının da “Gazze ablukasını kırmak” olduğu belirtilmiştir.  Free Gaza Movement’ın Aralık 2008’de giriştiği altıncı seferde İsrail donanmasına ait bir gemi, tekneye kasten çarpıp ağır hasar vermiş ve teknenin rotasını Lübnan yönüne çevirmeye zorlamıştır. Aynı şekilde 29 Haziran 2009’da Free Gaza Movement’ın Gazze’ye insani yardım taşıyan Spirit of Humanity isimli gemisi içerisinde bulunan yolcularla beraber Gazze’nin takriben 20 mil açığında durdurmuştur. Gemide bulunan yolculardan geri dönmeleri istenmiş ve bu taleplerin geri çevrilmesinin ardında İsrail askerleri Spirit of Humanity gemisine çıkmıştır.  Free Gaza Movement’ın yedinci denemesinde gemi Aşdod Limanı’na çekilmiş ve içinde bulunan yolcular alıkonulmuş ve tutuklanmışlardır. Free Gaza Movement, bu başarısız teşebbüsler sonrasında yeni seferlerinde gemi sayısını arttırabilmek için başka organizasyonlarla iş birliği arayışına girmiştir.[18] İHH da benzer bir yardım organizasyonu hazırlamaktaydı. İHH’nın yardım sürecine dâhil olduğu ilk kara konvoyu Aralık 2009’da Mısır üzerinden yardım götürmeyi denemiş fakat Mısır konvoyun ilerlemesine izin vermemişti.[19]

Mavi Marmara,  krizin içeriğine göre öncelikle askeri-güvenlik, insani, siyasi-diplomatik ve hukuksal bir krizdir. Mavi Marmara, İsrail tarafından ülkenin askeri güvenliğini doğrudan etkileyebilecek bir olay olarak algılanmış ve bu nedenle hızla karşı önlemler almayı, filonun durdurulmasını gerektirmiştir. Olayın insani boyutu göz önünde bulundurulduğunda; İsrail’in askeri operasyonun temel insan hak ve özgürlüklerine yönelik şiddet içeren açık bir saldırı olduğu açıktır. Olayın siyasi-diplomatik boyutunu ise saldırgan tarafın meşru gördüğü gerekçelere dayanarak bir siyasi hedefi ve/veya önceliğini elde edebilmek için fiili bir durum yaratması oluşturmaktadır. Zira Gazze ablukası kriz öncesi dönemde de facto olarak uygulanmakta olup; hukuki açıdan tartışmalı bir nitelik göstermektedir. Ablukanın siyasi boyutunun tartışmalı olması hukuki durumun belirsizliğini de göstermektedir.

Mavi Marmara olayında krizi tetikleyen eylem, Doğu Akdeniz’de, Türkiye sınırları dışında gerçekleşmiştir. Krizin temel tetikleyicisi sivil toplum koalisyonunun Gazze Şeridi’ne yardım ulaştırmayı amaçlaması ve bölgede uygulanan İsrail ablukasına karşı çıkması neticesinde belirmiştir. Bu açıdan filoda bulunan gemilerde ateşli silahların bulunmaması açısından bakıldığında krizi tetikleyen eylemin şiddet araçlarından uzak olduğu görülmektedir. Zira BM tarafından yapılan incelemelerde filoda silah benzeri insan yaşamını doğrudan tehdit edecek herhangi bir materyalin varlığına rastlanmamıştır. Bu nedenle krizin tetikleyen şeyin bir protesto olduğu görülmektedir.

Mavi Marmara krizinde İsrail tarafından gösterilen ilk reaksiyon; olayın niteliği itibariyle şiddet içeren askeri eylemleri de kapsayan çoklu tepki niteliği göstermektedir. Filoya gösterilen tepki IDF güçlerinin hem denizden hem de havadan askeri operasyon yapılması biçiminde gerçekleşmiştir. Türk karar alıcılar ise olay karşısında öncelikle sözlü, siyasi ve ekonomik tepki geliştirmişlerdir. Yapılan operasyon kınanmış, iki ülke arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkiler durma noktasına gelmiş, krize kadar yapılan - askeri niteliği olan- bütün ekonomik antlaşmalar ise askıya alınmıştır. Bu çerçevede yapılması planlanan tatbikatlar dahi iptal edilmiştir.

Mavi Marmara örneğinde tehdidin ciddiyeti Türkiye’de devletin saygınlığına yöneliktir. Bununla birlikte krizin uluslararası sistem ve bölgesel alt sistemde etki kaybına neden olacağı görülmektedir. Krizde savunmacı konumda bulunan Türkiye’nin ise Alexander George’un savunmacı kriz yönetimi stratejilerinden “sınırlı tırmandırma” stratejisini seçtiği anlaşılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin İsrail’in kendisine karşı yeniden harekete geçmesini önlemek açısından; iki ülkenin güç unsurlarını karşılaştırdığı anlaşılmaktadır. İsrail’in nükleer güç kapasitesini de dikkate alan Türkiye, İsrail’e karşı missilleme, aynı şekilde mukabele etmek gibi bir savunmacı stratejisinin yerine –iki ülkenin güç kapasiteleri açısından daha rasyonel olan- pazarlık zemininin ön koşullarını belirlemek üzere yatay tırmandırma stratejisini benimsediği anlaşılmaktadır. Türkiye’nin kriz yönetim stratejisinde şiddet içermeyen çözüme ve arabuluculuğa başvurulmuştur. İsrail tarafının gemiye düzenlediği operasyon, uygulanan kriz yönetim stratejisinin öncelikle şiddet içeren yöntemlere odaklanıldığını göstermektedir. Sonraki süreçte İsrail Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek için Türkiye’nin kendisine önerdiği yollardan müzakere edilmesi üzerinden ilerlemiştir. Türkiye pazarlık koşullarını belirlemiştir. Bu koşullar:  el konulan gemilerin iadesi, olayla ilgili özür dilenmesi, olayda ölenlerin ve yaralananların ailelerine tazminat ödenmesi, Gazze üzerindeki ambargonun kaldırılması ve uluslararası bir soruşturma komisyonunun oluşturulmasıdır. Bu kapsamda Türkiye’nin talepleri üzerine talep ettiği özür Başbakan Natenyahu yerine getirmiş, tazminat konusunda anlaşma sağlanamamış; BM’den istenen soruşturma konusu tartışılmış ancak tarafsız bir aktörün olayı soruşturmasından ziyade, her iki ülkede bağımsız aktörler tarafından kendi iç soruşturmaları gerçekleştirilmiştir. Gazze’de uygulanan ambargo ve abluka konusunda belirli ölçüde bir yumuşama sağlandıysa bile abluka uygulanmada devam etmektedir.

Türkiye’nin kriz yönetim tekniği krizin şiddet içermeyen bir çözüme kavuşturulması üzerinden ilerlemiştir. Bu kapsamda hem Türkiye’nin hem de İsrail ile müttefiklik ilişkisine sahip olan ABD üçüncü bir aktör olarak tarafları bir araya getirmeye, aralarında arabuluculuk çalışmaları yürütmeye yönelmiştir. Krizde şiddetin seviyesi ibret verici ölçüde güç kullanmak üzerine kurulmuştur.   

Mavi Marmara olayında saldırgan taraf, İsrail üç farklı strateji kullanmıştır. Bu kapsamda İsrail’in Alexander George’un tanımladığı kriz yönetim stratejilerinden, “hat çizme”, “taahhütlerin yerine getirilmesi” ve “oldu-bittiye getirme” stratejilerini kullandığı görülmektedir. Hat çizme ve taahhütlerin yerine getirilmesi stratejileri, krizlerde genellikle savunmacı pozisyonunda bulunan tarafça kullanılır. İsrail Gazze’ye yardım götürmek amacıyla oluşturulan filonun ablukayı delme girişimini engelleyebilme amacına dönük olarak “caydırıcı” nitelikte bir ön alma stratejisini yürütmüş ancak tırmanma eşiği hızlıca-kontrolsüz aşılmıştır.İsrail’in geliştirdiği kriz yönetim stratejisi ise olayın başlangıcında şiddet içeren çözüm geliştirilerek ablukanın varlığına –dolayısıyla İsrail’in varlığına- yönelen tehdidin önünün alınması; daha sonra ise ilişkilerin normale dönmesini sağlamak amacıyla müzakere edilmesi temeli üzerine kurulmuştur.

Mavi Marmara olayında saldırgan taraf (İsrail) Alexander George’un tanımladığı kriz yönetim stratejilerinden “oldu-bittiye getirme” stratejisini kullanmıştır.  İkinci bölümde belirttiğimiz gibi, oldu-bittiye getirme stratejisi, saldırgan tarafın rakibinin tartışmalı konu üzerindeki konumunu korumayacağına inandığı durumlarda, hızlı ve kararlı biçimde harekete geçmesini ve var olan statükoyu kendi lehine değiştirmesini hedeflemektedir. İsrail’de bulunan karar alıcılar, özellikle askeri bürokrasi filonun İstanbul’dan ayrılmasının hemen ardından kriz durumuna geçmiştir. Mavi Marmara gemisine tam teşekküllü, havadan ve denizden indirme yapılması, aktivistlerin doğrudan doğruya hedef alınması İsrail’in güvenlik devleti uygulamalarıyla paraleldir. İsrail yönetimi, bir daha hiçbir kuruluşun Gazze Şeridi’nde herhangi bir eylem yapmayı göz önüne almamasını hedeflemiştir. Bölgede adeta bir çeşit korku duvarı inşa ederek rejimin, varlığının bir parçası olarak gördüğü bu alanı ne pahasına olursa olsun koruyacağını ilan etmiştir. İsrail’in Mavi Marmara gemisine gerçekleştirdiği askeri operasyon,  Gazze üzerindeki deniz ablukasının “yasal” olmasa dahi - Palmer raporu taraf devletlerce imzalanmadan yayınlandığı için raporun hukuki niteliği tartışmalıdır- de facto olarak kabul görmesine yol açmıştır.  Bu bağlamda İsrail’in oldu-bittiye getirme stratejisinin gereklerine uygun olarak istenmeyen bir tırmanma riskini, uluslararası sistemin güvenilir bir aktörü olmaktan çıkma ve kınanma gibi temel risk unsurlarını göz önünde bulundurduğu anlaşılmaktadır.

İsrail’in geliştirdiği kriz yönetim stratejisi ise olayın başlangıcında şiddet içeren çözüm geliştirilerek ablukanın varlığına –dolayısıyla İsrail’in varlığına- yönelen tehdidin önünün alınması; daha sonra ise ilişkilerin normale dönmesini sağlamak amacıyla müzakere edilmesi temeli üzerine kurulmuştur.

Mavi Marmara krizinde olaya en yoğun biçimde müdahil olan örgüt BM Güvenlik Konseyi’dir. Krizin tırmandığı aşamada İsrail’in şiddet içeren davranışı BM tarafından kınanmış; aktivistlerin serbest bırakılması amacıyla çağrılar yapılmış, daha sonra ise Türkiye’nin talep ettiği soruşturma BM öncülüğünde oluşturulan Palmer Komisyonu ile gerçekleştirilmiştir. BM dışında NATO, İslam Konferansı Örgütü’nün İsrail’in eylemini kınayan açıklamalar yayınlamıştır. Olayda üçüncü aktör olarak öne çıkan ülke ise ABD’dir. ABD, taraflar arasındaki krizin daha üst seviyeye tırmanmaması ve silahlı bir çatışmanın önünün alınması yönünde çalışmalarını sürdürmüştür. Bu çerçevede ABD’nin Türkiye-İsrail arasında, her iki tarafla da ayrı ayrı iletişim kurduğu gözlenmiştir. Zaten Türkiye’nin İsrail’den beklediği özür beyanı da Başkan Obama’nın İsrail gezisi esnasında ABD’nin siyasi baskısının sonucunda gelmiştir. 

Mavi Marmara olayında kriz hali hazırda sona ermediği –taraflar arasında kriz öncesi dönemdeki ilişkilere geri dönülmediği için- bir kriz sonrası evre mevcut değildir. Kriz, 2010 yılının 31 Mayıs’ından bu metnin kaleme alındığı döneme kadar halen devam etmektedir. Bu nedenle olayın sonucu hali hazırda belirsizlik niteliğini korumaktadır.

Türkiye’nin belirlediği kriz yönetim stratejisinin bir noktaya kadar başarılı bir biçimde yürüttüğünü de belirtmek gerekmektedir. Ancak yumuşama evresinde belirttiğimiz üzere kriz İHH tarafından bireysel düzlemde, Türkiye tarafından kurumsal düzlemde ayrı ayrı yürütülmeye başlanmıştır. Bu durumun Türkiye’nin devlet-devlet krizi ile doğrudan bir bağlantısı bulunmamaktadır. Ancak İHH’nın ve filoda bulunan aktivistlerin bireysel hukuk arama çabalarının kriz süresini uzattığı ifade edilebilir. Ayrımın başladığının düşünüldüğü temel nokta ise İsrail’in ödemeyi planladığı tazminatın İHH ve filoda bulunan aktivistler tarafından kabul edilmediğinin anlaşıldığı 6 Mayıs 2012’dir. Bu süreçten sonra her ne kadar İsrail’in özür dilemesine ve tazminat talebini kabul etmesine rağmen hem Türk mahkemelerinde açılan davalar devam etmiş; hem de İHH avukatları Komor Devleti adına Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurmuş ve İngiltere’de olayla ilgili bir soruşturma başlatmıştır. Bu nedenle olaya ilişkin olarak bireysel hak ihlallerinin İHH tarafından yetkili mercilere taşınması ilişkilerin normalleşmekten uzaklaştığı günümüzde olayın iki başlı şekilde yönetildiği izlenimini doğurmaktadır. Türkiye, yatay tırmandırma stratejisini Filistin’nin tanınması üzerinden sürdürmektedir. Türk tarafı Filistin’in bir devlet olarak tanınması halinde İsrail’in uyguladığı ablukanın yasal temellerinin sarsılacağı düşüncesinden hareketle yatay tırmandırma stratejisini bunun üzerinden yürütülmeye yönelmiştir. Dolayısıyla İsrail Devleti’ninkrize Türkiye’den bütünsel olarak yaklaştığı görülmektedir. Türkiye’de gelişen süreçte olaya birçok aktör dâhil olmuştur.        

 


Resim Kaynak: Report on the Israeli Attact on the Humanitarian Aid Convoy to Gaza on 31 May 2010, http://www.mfa.gov.tr/data/Turkish%20Report%20Final%20-%20UN%20Copy.pdf, sayfa 118’den alınmıştır. [17.01.2015]

[1]“Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım Özet Raporu”, http://www.ihh.org.tr/uploads/2010/insaniyardim filosu-ozet-raporu_tr.pdf, [28.10.12].

[2]    Mavi Marmara gemisinde operasyon esnasında bulunan aktivistlerin sayısınailişkin bilgi AMAN’ın elinde bulunan listedeki bilgiye karşılık gelmektedir. Ancak İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve İsrail polisi gemide bulunan kişi sayısına ilişkin farklı bilgiler vermektedir. İsrail Askeri İstihbarat Birimi (The Directorate of Military Intelligence / Agaf ha-Modi’in) AMAN’ın elinde bulunan listedeki yolcu isimleri seyir için kayıt yaptırmış aktivistleri kapsamaktadır ve bu listenin güncellenip güncellenmediğine ilişkin net bilgi bulunmamaktadır. Örneğin; İsrail polisine göre Mavi Marmara gemisinde 44’ü mürettebat ve 557 yolcu olmak üzere toplam 601 kişi bulunmaktadır. İsrail İçişleri Bakanlığı ise; gün sonunda- yaralılar ve operasyon sırasında ölen 9 kişi hariç olmak üzere- 535 yolcunun Aşdot Limanı’na indirildiğini belirtmiştir.  The Public Comission to Examine the Maritime Incident of 31 May 2010, Report Part I, http://www.turkel-committee.gov.il/files/wordocs//8707200211english.pdf, 16, [20.12. 14].[3]Operasyon esnasında gemide bulunan aktivistlerin baş, göğüs, karın, sırt gibi hayati organlarından vuruldukları bilinmektedir. BM İnsan Hakları Konseyi, BM İnsan Hakları Konseyi, “Report of the International Fact Finding Mission to Investigate Violations of International Law, Including International Humanitarian and Human Rights Law, Resulting The Israeli Attacks on The Flotilla of Ships Carrying Humatarian Assistance”,  A/HRC/15/21, 28.

[4]Mavi Marmara’nın güvertesinde diz çöker pozisyonda bekletilen aktivistlerde birinci derece güneş yanıkları meydana gelmiştir. BM İnsan Hakları Konseyi, “Report of the International Fact Finding Mission…”, 31.

[5]“Eighteenth Knesset: Government 32”, http://www.knesset.gov.il/govt/eng/GovtByNumber_eng.asp?govt=32, [20.02.2015]

*İsrail’de 11.11.2013’de yapılan kabine değişikliğinin ardından Dış İlişkiler Bakanlığı görevine Avigdor Lieberman getirilmiştir.

[6]“Soru Önergesi”, http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-15126sgc.pdf, [20.02.2015].

[7]Michael Brecher, “Berlin Blockade 1948-49, Bipolarity Europe”, International Political Eartquakes, (Ann Arbor: University of Michigan Press, 2008):149.

[8]Jonathan Winkelfield and Katleen Young “The Role of Mediation in Managing International Crises”, Mediating International Crises , (New York: Routledge, 2006): 4.

[10]  AK Parti döneminde “Butik devlet değiliz, büyük devletiz” “Yeni kurulmakta olan Ortadoğu’nun sahibi, sözcüsü ve öncüsüyüz”, “Ortadoğu’nun merkez ülkesiyiz”, “Ortadoğu’da düzen kuruyoruz”, “Ortadoğu için rol modeliyiz”, “Küresel oyun kurucu oluyoruz”, “Ortadoğu’da hiçbir mezhepsel soğuk savaşa izin vermeyiz” gibi söylemler sıklıkla dile getirilmiştir. Bkz. Barış Doster,”Türk Dış Politikası ve Bölgesel Güç Olma Çabaları”, Ortadoğu Analiz, (Haziran 2012 - Cilt: 4 - Sayı: 42): 20 .

[11]Mensur Akgün,  Gökçe Perçinoğlu, Sabiha Senyücel Gündoğar, Ortadoğu’da Türkiye Algısı, http://tesev.org.tr/Upload/Editor/ortadoguda%20turkiye%20alg%C4%B1s%C4%B1%20rapor.pdf, Mart 2010, [21.02.2015].

[12]Mensur Akgün, Sabiha Senyücel Gündoğar, “Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2013”, http://www.tesev.org.tr/assets/publications/file/03122013120651.pdf, Kasım 2013, [21.02.2015].

[13]Barış Doster,” Türk Dış Politikası ve Bölgesel Güç Olma Çabaları”, Ortadoğu Analiz, (Haziran 2012 - Cilt: 4 - Sayı: 42): 22.

[14]Doster,” Türk Dış Politikası...”, 22.

[15]Abdülkadir Çevik ve Bahar Sanem Çevik Ersaydı,”Türkiye-İsrail İlişkilerinde Psiko-Politik Etkenler ve Toplumsal Algılar”, Akademik Ortadoğu, Cilt 5, Sayı 2, 2011, s.12.

[16]Çevik ve Ersaydı,”Türkiye-İsrail İlişkilerinde...”, 11.

[17]Çevik ve Ersaydı,”Türkiye-İsrail İlişkilerinde...”, 14.

[18]Tuğçe Kafdağlı, “Understanding Mavi Marmara Crisis İn Turkish-Israeli Relations”, https://ecpr.eu/Filestore/PaperProposal/35eb067b-2325-477f-81f1-9dfd27fb2c16.pdf, [15.10.2015].

[19]İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı(İHH) Ankara Temsilcisi Hanefi Sinan ile Röportaj, http://www.orsam.org.tr/tr/orsamkonukgoster.aspx?ID=324, [22.02.2015].

Cuma, 02 Ekim 2015 07:02

1997 S-300 Füzeleri Krizi

 

S-300 FÜZE KRİZİ

Reuters GKRY'nin S-300 füzelerinin (140 km menzille sahip) füzelerin satın alınması için Rusya Federasyonu ile anlaşacağını duyurmasının ardından 5 Ocak 1997'de satın alma antlaşmasının yapıldığı ilan edilmiştir. Ayrıca GKRY, Rusya ile füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmesi konusunda bir anlaşma imzalanmıştır. Türk Dışişleri Bakanlığı, 6 Ocak 1997'de yaptığı açıklamada GKRY'nin girişeceği bu silahlanmanın Kıbrıs'ta barış sürecini sekteye uğratacağını, adadaki Türk toplumunu tehdit edeceğini, Doğu Akdeniz'de Türk-Yunan güç dengesini bozacak gelişmelere Türkiye'nin müsamaha göstermeyeceğini açıklamıştır.

 Kriz, sadece adadaki Türk-Yunan askeri güç dengesini bozmakla kalmayarak 250 km kadar menzile ulaşabilecek (İsmail Cem'in belirttiği gibi) füze başlığı kapasitesiyle Türkiye için doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. S-300 füzelerinin Rusya Federasyonu'ndan sağlanacak olması aynı zamanda NATO'nun güney kanadının tehdit altına girmesi ve Rusya'nın Akdeniz'e inmesi anlamını içermekteydi. Rusya açısından bu füze satış antlaşmasının temel önemi Rus Devlet Silah Şirketi (Rosvoorujenie)'nin Avrupa silah pazarına girecek olması ve ticari kazanç olarak okunmaktaydı.  Bu nedenle ABD ve İngiltere tarafından öncelikle Kıbrıs'ta göreceli olarak taviz verilmesi, asker sayılarının azaltılması gibi önlemler alınması istenmişse de; daha sonra bu durum AB, ABD ve İngiltere tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Türkiye'nin krizdeki temel önceliği S-300 füzelerinin Kıbrıs'a yerleştirilmesini önlemek olmuştur. Sonuç olarak füzelerin Aralık 1998'de Yunanistan'a verilerek Girit adasına yerleştirilmiştir.29 Aralık 1998’de GKRY Glafkos Klerides başkanlığında gerçekleştirilen Rum Ulusal Konseyi toplantıda füzelerin muhtemelen Girit’e götürülmesi için ilgili taraflarla görüşme başlatılmasına karar verilmiştir. Ayrıca Klerides ‘‘Bu kararı tehditle değil, Helenizmin ve Kıbrıs halkının yararına olduğu için aldım’’[1] demiştir.

Rusya'dan GKRY'nin S-300 füzelerini alacağının açıklanmasının ardından Türkiye doğrudan olaya tepki vermiştir. Bu nedenle satın alma kararı Türkiye-GKRY arasında bir kriz doğurduğunu tespit etmek mümkündür. Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan Füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmeleri halinde her türlü önlemin alınacağını açıklamış; dönemin Dışişleri Bakanı Tansu Çiller S-300'lerin vurulabileceğinden bahsetmiştir. 25 Ocak 1997'de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş gemileri KKTC'yi ziyaret etmiş, Türk Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı "KKTC'nin güvenliği için elimizden gelen her şeyi yapacağız" demiştir. Bu dönemde Kıbrıs’taki Rus Büyükelçisi Georgi Muradov, Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimini vurması halinde ülkesinin bu duruma ilgisiz kalmayacağını ifade etmiştir.  20 Ocak 1997'de Türkiye Yunanistan ve GKRY (1993 Ortak Savunma Politikası ve Ortak Savunma Alanı Antlaşması) arasındaki ilişkilere benzer biçimde bir Ortaklık Konseyi Antlaşması imzalanacağını, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yapılan bir saldırının aynı zamanda Türkiye'ye yapılmış sayılacağını açıklamıştır. Bu nedenle Türkiye 18 Haziran 1998'de, Yunanistan’ın 4 adet F-16 savaş uçağını GKRY Baf askeri havaalanına indirmesi üzerine 6 adet F-16 savaş uçağını KKTC'ye göndermiştir.

Türk tarafının füzelerin adaya yerleştirilmesi halinde adanın ve Türkiye'nin güvenliğini tehdit edeceği açıklaması ve adadaki Türk halkının güvenliğini garanti etmesi her türlü askeri önlemin gündemde olduğunu açıklaması üzerine, S-300'lerin Yunanistan'a verilerek kurulmadan Girit'e gönderilmesi kararı verilmiştir. AB, ABD ve Türkiye bu karara olumlu yaklaşmıştır.  Aralık 1998'de BM Güvenlik Konseyi aldığı kararda Kıbrıs’ta asker ve silahlandırma düzeyini azaltmaya ve sınırlandırmaya çağırmış; 30 Aralık 1998'de ise Kıbrıs Rum Yönetimi, S-300 füzelerini adaya konuşlandırmamaya karar verdiğini ilan etmiştir.

Krizin başladığı dönemde 06 Ocak 1997’de Türkiye, “Refahyol Hükümeti” olarak da adlandırılan, 54. Hükümet ile yönetilmektedir.  54. Hükümette Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı ise Tansu Çiller’den oluşmaktadır. 54. Hükümet dönemi, bir yandan TSK’nın sivil siyasete en açık müdahalelerin olduğu bir dönemi ifade ederken diğer taraftan kendi içerisinde dış politika alanında birbirleriyle çelişen politikalar izleyen aktörleri içerisinde barındırmaktaydı. “Çiller güdülecelek dış politika konusunda Erbakan’la görüşmek külfetine katlanmazken, Erbakan’da bakanlığın uyarılarını gözardı ederek kutsal doğu seferini kendi imkânları ile hazırladı.”[2] Refahyol dönemi, Türkiye’nin Batı ve Doğu’ya yönelik politikalarının ayrı ayrı geliştirilmesi üzerinden bir işbölümü içeriyordu. Başlangıçta Türkiye’ye dinamik bir görüntü sağlaması beklenen bu yapı, bir taraftan hükümet, askeri yapı, cumhurbaşkanlığı arasında yaşanan sorunlar diğer yandan hükümet ortaklarının birbirlerinden farklı siyasi ajandaları ve dış politika anlayışları arasındaki ayrım ile birleştiğinde yürütmedeki çok başlılık sorununa yeni boyutlar ilave etmiştir. Yürütmedeki çok başlılık sorununu hükümet kanadında görünür kılan; Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in yanı sıra Refah partisi adına Devlet Bakanı Abdullah Gül Türki Cumhuriyetler ve Kıbrıs konularına ilişkin yetki verilmesinden anlaşılmaktadır. Abdullah Gül’ün 18 Aralık 1996 tarihli bir genelgeyle Türki cumhuriyetler, yurtdışında yaşayan Türkler ve İslam ülkeleri ile bütün ekonomik işlerin koordinasyonunu içeren yetki devri kendisinin “gölge bakan” haline gelmesine yol açmıştır.[3] Ayrıca kriz döneminde yetkili olan diğer bir hükümet, 55. Hükümet’tir. 30 Haziran 1997'den itibaren Türkiye, Mesut Yılmaz'ın başkanlığında kurulan 55. Hükümet'te ANAP, DSP, DTP(Demokratik Türkiye Partisi) koalisyon ortaklarıydı. 55. Hükümette İsmet Sezgin ve Bülent Ecevit başbakan yardımcısıydı.[4] 55. Hükümetin dışişleri bakanı ise İsmail Cem’dir. Süleyman Demirel, S-300 Füze Krizi döneminde her iki hükümette de cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür. Her iki hükümet döneminde de askerin dış politika üzerindeki etkisi önemli olmuştur. Bu nedenle bu dönemde Genelkurmay Başkanları’nın Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İsmail Hakkı Karadayı olduğunu belirtmek önem arz etmektedir. Türk Karar alıcılar S-300 füzelerini doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılamıştır. Örneğin Mesut Yılmaz, ‘‘S-300 füzeleri ile bizim için artık mesele Kıbrıs Türklerinin güvenliği meselesi olmaktan çıkmış, Türkiye'nin güvenliği meselesine dönüşmüştür. Kendi güvenliğimiz için bile yapmayacağımız hiçbirşey olamaz’’[5] Rus Dışişleri Sözcüsü Valeri Nesteruşkin bu dönemde yaptığı bir açıklamada S-300 füzelerinin savunma amaçlı olduğunu belirterek  ‘‘Burada tekrarlıyorum, S-300 füzeleri kimsenin güvenliğini tehdit etmemektedir’’[6]

Her iki hükümetin de koalisyonlardan oluşması nedeniyle bu dönemde Türkiye’de dış politikada karar alma biriminin 5-10 kişiden oluştuğu söylenebilir. Kriz dönemi Türk siyasal hayatında çok önemli bir figür olan Demirel’in Cumhurbaşkanlığı dönemi, aynı zamanda TSK’nın son derece etkin olduğu bir dönemi kapsamaktadır. Üstüne bir de koalisyon hükümetlerinin yetkilendirdiği farklı adaylar eklendiğinde dış politika karar alma biriminin orta büyüklükte olduğu kolayca tespit edilebilir. Ayrıca Türkiye’de bu dönemde Milli Güvenlik Kurulu’nun çok önemli işlevleri olmakla birlikte, dış politika kararlarının yine kurumsal düzeyde olduğunu özellikle belirtmek gerekmektedir.  

Krizin karşı tarafı olan GKRY ise Glafkos Klerides’ Kıbrıs Cumhuriyeti devlet başkanı olarak öne çıkmıştır. GKRY’de karar alma biriminin 1-4 kişiden oluşmakta olup bu dönemde çoğunluk hükümeti ile yönetilmektedir. GKRY’nin karar alım birimi “küçük grup”tan oluşmakla birlikte, karar alma biriminin yapısının kurumsal düzeyde olduğunu ifade etmek mümkündür. Kriz döneminde GKRY’de Dışişleri Bakanı Alekos Michaelides iken Nisan 1997’den sonra bakanlık sözcüsü Yannakis Kasulides Dışişleri bakanlığı görevine getirilmiştir. Bu dönemde Savunma Bakanı ise Kostas İliades’tir.

S-300 Füze Krizi’nin meydana geldiği dönemde uluslararası sistemin yapısı tek kutuplu olarak tanımlanmaktadır. 1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte ABD, dünya liderliğini üstlenmesine yol açmıştır. Ayrıca bu dönem ABD’nin liderliğin gerektirdiği sorumlulukları büyük ölçüde üstlendiği önemli bir zaman dilimidir. ABD bu dönemde pek çok farklı alanda ve coğrafyada sorumluluk üstlenmiştir. ABD’nin Kıbrıs temsilcisi Holbrooke'un S-300 füzeleri sorununun çözülmesi ve Rum-Yunan ortak savunma doktrinin lağvedilmesi için Türkiye’nin Kıbrısta bulundurduğu askerleri geri çekmesini önermesi üzerine Ankara, ‘‘Askerimizi ne zaman çekeceğimize biz karar veririz. Bu durumda tam tersine, asker sayısını arttırmamız gerekecek’’[7]yanıtını vermiştir.

 Kriz, sistem düzeyi bakımından bölgesel alt sistem açısından önem arz etmektedir. S-300 füzelerinin Kıbrıs’a yerleştirilmesi, Akdeniz’de Türkiye, GKRY arasındaki güç dengesini bozmakla birlikte, 1991’den sonra dağılan SSCB’nin ana parçası olan Rusya’nın ekonomik anlamda rahatlamasını sağlayabilecek bir tehlike içermektedir. Krizde taraflar arasındaki iletişimin resmi olmayan düzeyde olduğu söylenebilir. Zira, Türkiye resmi olarak GKRY’ni tanımamaktadır. Bu nedenle krize özgü görüşler kitle iletişim araçları ya da üçüncü ülke ya da örgütler üzerinden karşı tarafa iletilmeye çalışılmıştır.  Kriz sürecinde en başta ABD, Rusya Federasyonu ve Yunanistan baskın aktörler olarak öne çıkmıştır. Krizin meydana geldiği dönemde Balkanlar ve Kafkaslarda etnik dinsel şiddet ve çatışma, Asya krizinin yansımaları nedeniyle Dünya’da önemli bir ekonomik sıkıntı ve Ortadoğu’nun genelinde aşırı silahlanma önemli gündem maddeleriydi. Krizin meydana geldiği coğrafya ise Akdeniz’dir.

Kriz, çatışma kriz ilişkisi bakımından değerlendirildiğinde aslında Türk-Yunan ilişkilerindeki Kıbrıs uyuşmazlığı özelinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkmıştır. Krizi tetikleyen aktör ise devlettir. Kriz iki taraflı bir dış politika krizi özelliği göstermektedir. Krizde ana aktörler Türkiye-GKRY’dir. S-300 Füze Krizi, genel olarak Kıbrıs sorunu üzerinden temellendirilen bir kriz özelliği gösterdiği için krizin gelişen bir kriz olduğu ilk bakışta düşünülmesine rağmen krizin ne tırmanma eğilimi ne de krize neden olay zamana yayılarak ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle kriz gelişen bir krizden ziyade Türkiye için ani bir kriz olma özelliği göstermektedir. Türkiye açısından kriz konusu olan olay S-300 Füzelerinin henüz imal edilmemiş olmakla birlikte Kıbrıs’a yerleştirilecek olmasıdır. Dolayısıyla S-300 füzeleri krizinin Türk karar alıcılar tarafından beklenmeyen bir zamanda, yine beklenmedik bir biçimde ortaya çıktığı ve bir sürpriz unsuru içerdiği söylenebilir. Zira S-300 Füzeleri krizinde genellikle fiili eylemin sonucu olarak iki taraf arasında gerilimin yükselmesi üzerine siyasi ya da diplomatik tepkiler askeri güç unsurları ile desteklenmiştir. Krizin genel niteliğine göre S-300 Füzeleri Krizi bir “meşruiyet” sağlama çabasıdır. Var olan ststüyü tek yanlı değiştirmesi bakımından "saldırgan taraf" olarak GKRY, adaya füzeleri konuşlandırarak fiili durum yaratma çabası içerisine girmiştir.[8] Kriz konusu ve içeriğine göre Akdeniz’de askeri güç dengesini olumsuz etkileme potansiyeline sahip olduğu için askeri-güvenlik krizi, siyasi-diplomatik bir krizdir. Ayrıca krizi tetikleyici eylem Türkiye sınırlarının dışında gerçekleşmiştir. Krizin tetikleyicisi, şiddet içermeyen askeri eylemdir. Krizin tetikleyicinin en açık şekli silahlanma olarak ifade edilebilir. krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki olarak gerçekleştirilmiştir. Sözlü tepki basın üzerinden iletilmiş olup, siyasi olarak desteklenmiştir. Ayrıca kuvvet kullanma tehdidinden yararlanarak bölgede tatbikatlar (Toros 2 ve Kararlılık 97 isimli tatbikatlar) yapılmış, bölgeye savaş uçakları gönderilmiştir. Tehdidin ciddiyeti analiz edildiğinde; Türkiye için saygınlık ve hak kaybı olmakla birlikte, bölgede kurulacak radar sistemleri nedeniyle S-300 füzelerinin konuşlandırılmasının sınırlı askeri tehdit anlamına geldiği ifade edilebilir.

Türkiye, kriz yönetim stratejisinde zorlayıcı diplomasinin baskıyı kademeli arttırma ve zımni ültimatom türlerini uygulamıştır. Zorlayıcı diplomasi, güç tehdidi ile desteklenen bir diplomasi çabasıdır. Zorlayıcı diplomaside tehditlerin varlığının arka planında iletişim kanallarının devam ettirilmesi büyük öneme sahiptir. Ayrıca Türkiye ve GKRY arasındaki güç asimetrisi kriz yönetiminde bu stratejinin seçilmesini kolaylaştırmıştır. Türkiye zımni bir ültimatom uygulayarak bütün politikasını S-300 füzelerinin Kıbrıs’a getirilmemesi ve konuşlandırılmasını engellemek üzerinden kurgulamıştır. Baskıyı kademeli olarak arttırma stratejisinde hedef ülke istemi yerine getirmek istemediğinde ise askeri önlemler kullanılarak güç ve kararlılık ifadesi pekiştirilmesi sağlanmıştır.[9]

Türkiye bu noktada ABD ve İngiltere’den (NATO’nun güney kanadında Rus etkinliğinin artacak olması nedeniyle) üçüncü aktör desteği sağlamış Klerides üzerinde baskı oluşturmuştur.  Ayrıca ABD, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, S-300 füzelerini Ada'ya getirmemesi konusunda sert bir dille uyarmıştır. Rum gazetelerinde yer alan haberlere göre, ABD Savunma Bakanlığı Müsteşarı Jan Lodal,  bir araya geldiği Güney Kıbrıs Washington Büyükelçiliği yetkililerine S-300’leri almayın. Türkiye füzeleri imha edebilir. Baf Hava Üssü konusunda da ileri gitmeyin' demiş ve bu konuda “Türkiye’yi ikna etme gücüne sahip değiliz. Sandığınızın aksine Türkiye ABD'nin bir eyaleti değildir. Hiç kimse Türkiye'yi temel çıkarlarına ters düşen bir konuda uzlaşmaya zorlayamaz[10] dediği basına yansımıştır.Ayrıca, NATO Genel Sekreteri Javiar Solana, NATO’nun S-300’lerin Ada'ya konuşlandırılmasına karşı olduğunu açıklamış ve “S-300’lerin Ada'ya konuşlandırılmaması için formül bulunması gerektiğini[11] belirtmiştir.

Klerides başlangıçta "Türk işgalci güçlerinin tehdidi altında Kıbrıs Rumlarının kendilerini savunmalarının en doğal hakları olduğu” şeklinde demeçler vermekten daha sonra füzelerin yerleştirilmesi için henüz bir tarih saptanmadığını belirten açıklamalar yapmaya yönelmiştir. Ayrıca Türkiye tatbikatlar anlamında şiddet içermeyen askeri eylemler yapmıştır. Buna ek olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs özel Koordinatörü Thomas Miller ve ABD Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbroke üzerinden de istemlerini iletmiştir. Holbrooke’un NATO’ya verdiği gizli bir raporda “S-300’lerle birlikte Ada'ya konuşlandırılacak radarlarla Rusya'nın bütün Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’yu kontrol altına alacağını, bunun için Rusya'nın da NATO karşısında üstünlük kazanacağını[12] savunması da Türkiye’nin S-300 Füze Krizi’nde ABD’nin desteğini almasını kolaylaştırmıştır.

 Bu noktada GKRY’nin izlediği kriz yönetim stratejisinin başlangıçta tırmandırmaya dayandığını söylemek mümkündür. Nitekim füze siparişi vermekteki asıl amacın Kıbrıs sorununu yeniden uluslararası kamuoyunun gündemine yerleştirmek olduğuna dair Klerides'in sonradan yapmış olduğu açıklamalar da bunu desteklemektedir. Süreç içerisinde konunun uluslararası aktörlerin gündeminde yer almasıyla KRY'nin stratejisinin zaman kazanma üzerinden kurgulandığı kolayca tespit edilebilir. Zira oluşan baskı neticesinde GKRY yaklaşık 2 yılı kapsayan bir süre içerisinde sürekli tekrar ettiği bu isteğinden vazgeçmiştir. Ayrıca, krizde şiddet unsuru bulunmadığı gibi GKRY’nin de şiddet içermeyen çözümde yana olduğu ifade edilebilir. Türkiye NATO ve ABD’den askeri ve siyasi destek almıştır. S-300 füzeleri krizine üçüncü aktör olarak müdahil olan üç devlet bulunmaktadır. Krizi konusu füzeleri Kıbrıs’a satacak olan Rusya, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi halinde konuya duyarsız kalamayacağını açıklamış;  Yunanistan kriz Yunanistan Savunma Bakanı Akis Çuhacopulos Türkiye'nin Rumların satın aldığı S-300 füzelerini vurması halinde bunun Yunanistan ile Türkiye arasında savaş nedeni sayılacağını[13] açıklamasına karşın söz konusu füzeleri Girit’e taşıyarak olayın uzlaşı ile çözülmesini sağlamış, ABD ise hem Kıbrıs hem de Yunanistan üzerinde baskı oluşturmuştur. Krizin ardından  S-300 füzelerinin Girit’e depolanması kararını içeren tek taraflı bir deklarasyon ile status quo ante'ye geri dönüldüğü söylenebilir. 

 


[1]“S-300'ler Kıbrıs'a gelmiyor”, Hürriyet, 30 Aralık 1998.

[2]Mensur Akgün, “Ortadoğu Maceraları”, On Bir Aylık Saltanat:  Siyaset Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, yay. haz. Gencer Özcan, (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 1998): 164.

[3]Gencer Özcan, “Yalan Dünyaya Sanal Politikalar”, On Bir Aylık Saltanat:  Siyaset Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, yay. haz. Gencer Özcan, (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 1998):180-181.

[4]55. Hükümet 11 Ocak 1999’a kadar görevde kalmıştır. Bu nedenle S-300 füze krizinin 54. ve 55. Hükümetler döneminde devam ettiği söylenebilir.

[5]Muharrem Sarıkaya, “Mesut Yılmaz: ‘S-300'ler Türkiye'yi tehdit ediyor’,” Hürriyet, 12 Eylül 1997.

[6]Nerdun HACIOĞLU, “Ruslardan S-300 küstahlığı”, Hürriyet, 26 Eylül 97.

[7]Selin Çağalayan, “Holbrooke'un taviz isteğine ret”, Hürriyet,  15 Ekim 1997.

[14.06.2014].

[9]Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008): 32

[10]“ABD'den Kıbrıs tugayı”, Hürriyet, 24 Şubat 1998.

[11]“NATO ve AB'den S-300’ler için baskı”, Hürriyet, 18 Temmuz 1998.

[12]“ABD: S-300'ler bölgeyi Rus kontrolüne sokar”, Hürriyet, 10 Eylül 1998.

[13]Hüseyin Alkan, “Yunanistan'dan savaş tehdidi”, Hürriyet, 5 Eylül 97.

Cuma, 02 Ekim 2015 06:10

IŞİD KONSOLOSLUK REHİNE KRİZİ

Özet

IŞİD Haziran ayında, Irak ordusunun kenti boşaltması üzerine 10 Haziran 2014’te Musul'un kontrolünü ele geçirmiş ve 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türkiye Başkonsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Başkonsolosluğun boşaltılmaması üzerine 11 Haziran’da bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılmasını sağlamış; içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan haberlerde kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir.[1] IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerinin rehin alınarak Başkonsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir rehin alma olayıdır. Baskının ardından rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartılarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.

IŞİD Rehine Krizi, devlet dışı aktörlerden biri olarak tanımlanan “terör örgütü” ile Türkiye’nin rehine krizi özelinde karşı karşıya gelmesi olayıdır. Bu süreçte Türkiye bir devlet olarak devlet dışı aktörle karşı karşıya gelmiştir. Rehine Krizi, diplomatik, siyasi, insani kültürel-manevi ve algısal bir krizdirörneğidir. Türkiye IŞİD Rehine Krizi’ni, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) içerisinden oluşturulan ad-hoc bir birim üzerinden yönetmiştir. Kriz her iki taraf açısından değerlendirildiğinde farklı özellikler göstermektedir. Rehine Krizi, Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz iken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Aynı zamanda kriz sürecinde Kerkük’te bulunan aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD birimlerine ulaşmıştır. Bu da aşiret liderlerinin insani bir krizde kolaylaştırıcı rol üstlendiğini göstermektedir. Rehinelerin 20 Eylül 2014’te Türkiye’ye getirilmesi ile kriz sona ermiştir. Ancak krizin sona ermesi dahi IŞİD ile Türkiye arasında  bir “takas” gerçekleştirildiği iddialarını sona erdirmeye yetmemiştir.

 

IŞİD REHİNE KRİZİ

IŞID’in Irak’taki ilerleyişi 2014 yılının Ocak ayının ilk günlerinde Ramadi ve Felluce isimli şehirleri ele geçirmeleriyle başlamıştır.[2] İŞID güçleri, Musul kentinde güvenlik güçleriyle çatışmalara 6 Haziran 2014’ten itibaren yönelmiştir. Ayrıca, örgüt aynı gün El Kahire’deki istihbarat merkezine intihar saldırısı düzenlemiştir. 7 Haziran’da Musul’un kuzeyindeki Yermuk bölgesi dâhil kentin bir bölümünde elektriği kesen örgüt, 8 Haziran’dan itibaren ise Irak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmeye başlamıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan siviller ise şehri terk etmeye yönelmiştir. 9 Haziran’da yoğunlaşan çatışmalar sonucunda bölgedeki Hastane ve Ninova Hükümet binası IŞİD’in kontrolüne geçmiş, aynı gün Musul’un bağlı olduğu Ninova Valisi Nuceyfi seferberlik çağrısı yapmış ancak buna rağmen 10 Haziran’dan itibaren Musul’da bulunan Nakşibendi Ordusu’nun desteğini alan örgüt, tüm şehri kontrol etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bölgede bulunan Irak güvenlik güçleri silahlarını bırakarak kenti terketmişlerdir.[3] Şehrin IŞİD militanlarının tehdidi altında bulunması, bölgede bulunan Türk Konsolosluğu için artan bir tehlike oluşturmuştur. [4] Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Twitter hesabından yaptığı açıklamada konsolosluğa yapılan saldırıdan 20 saat önce konsolosluğun güvenliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamada; “…sürekli irtibat halindeyiz. Musul Başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli bütün önlemler alındı[5] demiştir.

IŞİD’in Haziran ayında, Irak ordusunun kentten ayrılması üzerine Musul'un kontrolünü ele geçirerek 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türk Konsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Fakat El-Cezire Türkiye’nin haberine göre Türk konsolosluğu boşaltılmaması üzerine 11 Haziran'da Türk Konsolosluğu’na bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılması sağlanmış, içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan diğer haberler kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir. IŞİD militanlarının eylemleri sırasında Konsoloslukta bulunan özel harekât polislerine "çatışmayın" emrinin verildiği yine basında yer almıştır. Sonuç olarak IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerini rehin alınarak Konsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir olaydır. Rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.

Kriz, AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış 62. Hükümet döneminde ise sona ermiştir. Krizin başlangıç tarihinde 11 Haziran 2014’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde girilmiş olmakla birlikte; 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri 10 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlanmış ancak henüz görev değişimi yapılmamıştı. Tayyip Erdoğan 28 Ağustos’tan itibaren göreve resmi olarak başlamıştır. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu’dur.

Krizin karşı tarafında ise Ebubekir El-Bağdadi önderliğinde kurulan IŞİD (ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) ya da yeni adıyla İslam Devleti(ed-Devlet'ül İslâmiyye) bulunuyordu. IŞİD resmi olarak tanınmayan Irak ve Suriye’deki güç boşluğundan yararlanan cihatçı bir terör örgütü olarak bilinmektedir. Başında ise Ebu Bekir El-Bağdadi bulunmaktadır. Örgütün 2003 yılından itibaren Irak’ın işgaline karşı Baas kadrolarının oluşturduğu bir direniş örgütü olduğu iddiaları da mevcuttur. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2011 yılında Arap Baharının Suriye’ye yansımalarıyla El-Kaide'ye bağlı grupların bölgede bulunan güç boşluğundan yararlanarak hareket alanı bulmasının büyük bir payı bulunmaktadır. Aralık 2013’den itibaren birbirleriyle savaşan El-Kaide unsurlarının arasından IŞİD güçlenerek çıkmıştır. Bu gruplardan El-Nusra cephesi, Suriye'de Beşar Esed’i devirmeye odaklanırken; IŞİD kurtarılmış bölgelerde devlet kurmaya yönelmiştir. El Bağdadi, 29 Haziran 2014’te “Irak-Şam İslam Devleti” olan örgütünün adını “İslam Devleti” olarak değiştirmiş ve halifelik ilan etmiştir.  

11 Haziran 2014 itibariyle Musul Konsolosluğu’ndan 49 kişinin kaçırıldığı resmen ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “personelimizin emniyet içerisinde ülkemize dönmeleri için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Bu bağlamda, Irak hükümeti nezdinde de girişimde bulunulmuş ve Başkonsolosluğumuzun emniyet ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu oldukları hatırlatılmıştır. Öte yandan, başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere, uluslararası kuruluşlarda da gerekli girişimler yapılmaktadır. Sayın Bakanımız BM Genel Sekreteri ve ABD Dışişleri Bakanı ile görüşerek durumu ele almıştır”[6]denilmektedir.Aynı gün Dışişleri Bakanlığında 24 saat çalışacak bir kriz merkezi oluşturulmuştur. NATO, bilgilendirilmek üzere 11 Haziran Akşamı saat 20.00’da olağanüstü gündemle toplanmıştır. Ancak NATO'dan yapılan açıklamada, görüşmenin 4. madde kapsamında yapıldığı belirtilmiştir.[7]Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edildiği haberi Meclis’te anında yankı buldu ve Musul konusunda bugün özel bir oturum yapılması kararı alınmıştır. Ayıca, Konsolosluk baskını TBMM’de muhalefet partilerinin sert tepkisine neden olmuştur. MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, “Daha dün bu kürsüden ‘IŞİD konsolosluğumuzu bastı basacak’ dedik. ‘Orada konsolosluk, yukarıda Allah’a aşağıda IŞİD’e emanet’ dediğimizde hop oturup hop kalkan, ‘Bunları geç, bunlar bizim gündemimiz değil’ diyen milletvekilleri nerede? Konsolosluğumuz IŞİD militanlarının elinde AKP sıraları ise bomboş. Özel harekât birliklerimizden askerlerimiz de IŞİD’in elinde. Meclis bomboş. Ne işe yarıyor bu Meclis? Başkomutan olduğunu unutan Cumhurbaşkanı da ‘Oldu bittiye müsaade etmeyiz’ demiş. Olmuş bitmiş Sayın Başkomutan.”[8] Diyerek saldırıya son derece sert tepki göstermiştir. CHP İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ise; “Hükümetin açmış olduğu yoldan bölgeye gelen terör örgütlerinden El Kaide bağlantılı terör örgütü Musul’a el koydu. Musul’a el koyması demek Suriye ile birlikte Irak’ın da toprak bütünlüğünün ciddi tehlikeye girmesi demek.” demiştir.

Muhalefetin sert tepkisine neden olan rehine krizi, hükümet kanadında ise IŞİD'in “Türkiye'yi doğrudan hedef almadığı”  söylemine neden olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Türkiye’nin bir hedef halinde görülmediği açıktır. Ama konsolosluğa yapılan saldırı elbette Türkiye’ye ayrıca bir anlamı olduğunu göstermez. Hedef noktasında değiliz, bunu açıkça söyleyebilirim[9] cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamuoyu algısını yönetmeye çalışmıştır. Yine Arınç “Konsolosluğun içinde yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. İrtibat devam etmiştir ve orada bayrağımız dalgalanmaya, güvenlik güçleri elleri tetikte beklemeye başlamıştır”  demiştir.[10]

Türkiye, krizin başlangıcından itibaren karşısında muhatabın niteliği nedeniyle “farklı” bir kriz yönetim stratejisi izlemeye gitmiştir. Bu kapsamda basına yansıyanlara göre 14 Haziran’dan itibaren Başkonsolosluk rehinelerinin serbest bırakılması için Kerkük’ün ileri gelen aşiret liderini devreye sokmuştur. Türkiye’nin aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD’e ulaştığı ve rehinelerin serbest bırakılması için temaslarda bulunduğu bu dönemde ifade edilmeye başlanmıştır.[11] Başbakan Erdoğan ise konu hakkındaki ilk açıklamayı 16 Haziran 2014’te yapmıştır. “Maalesef içeride siyasette sorumluluk bilinci içerisinde davranması gerekenlerin, tahrik içerisinde olduklarını görüyorum ve bu süreci ne yazık ki oradaki vatandaşlarımızı yok farz ederek değerlendiriyorlar. Bize adeta tahrik ifadeleriyle yükleniyorlar. Tabii biz bu tahriklere gelemeyiz. Bu işin sorumluluğunu taşıyanlar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, şahsım, Genelkurmay Başkanım, ilgili bakan arkadaşlarım, MİT, yoğun bir şekilde bu işi anbean takip ediyoruz. Burada öncelikle birincil adımımız oradaki vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi salimen ülkemize getirebilmektir. Bunun için her türlü görüşmeler sürdürülüyor.[12] Ayrıca Erdoğan “konu ile ilgili olarak yazılıp çizilmesinin hassas olan sürece zarar verdiğini” beyan etmiştir. Aynı haber, Başbakan Erdoğan Başkanlığı’nda 15 Haziran 2014’de Irak’taki gelişmelerin ele alındığı bir güvenlik toplantısı yapıldığı ifade edilmektedir. Başbakanlık Resmi Konut’ta gerçekleşen toplantıya, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu katılmış ve toplantı yaklaşık 2 saat devam etmiştir. Ancak bu güvenlik zirvesinde ne tür kararlar alındığı bilinmemektedir. 16 Haziran günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklamalar yapan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç “Bizim hem konsolosluk görevlilerimizle hem de şoförlerimizle irtibatımız var. Amacımız onların sağ salim yurtlarına dönmesidir[13] demiştir. Ayrıca Arınç, “Bazen ABD, bazen BM, bazen Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri de dahil görüşmelerimiz sürüyor. Bu görüşmeler olumlu bir yöne doğru evrilmektedir. Halkımız şundan emin olsun, inşallah yakında bu vatandaşlarımızın sağ salim yurtlarına döndüklerini göreceğiz.” demiştir. Bu söylem, krizin başlangıcında Türk karar alıcıların olayın kısa sürede çözüleceğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.

17 Haziran itibariyle Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu'nda bulunan ve IŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yerde tutulan Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için soruşturma tamamlanıncaya kadar Rehine Krizi’ne ilişkin basın-yayın yasağı getirilmiştir.  Rehinelerin hayatlarının tehdit altında olduğu krizlerde, genel olarak dikkatleri rehinlere çekmemek ve hayatlarını daha fazla risk altına sokmama eğilimi vardır. Zira, basın-yayın yoluyla yayılan algı kısa süre içerisinde rehin alanların paniğe kapılmalarına neden olabilir. Bir panik anında ilk yapılacak olanın rehinelerin hayatlarına son vermek olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin İŞID Rehine Krizi’ndeki tavrının bu tür krizlerde özgü olarak rasyonel olduğu söylenebilir.

Krizin yumuşama eğilime girdiği evreyi belirlemek açısından net bir tarih vermek mümkün değildir. Çünkü olayın gerçekleştiği ilk iki günün ardından MİT mensupları 5 kez IŞİD ile temas kurduğu ve olumlu yanıt aldıkları belirtilmiştir. Ancak bu temasların tam olarak hangi tarihte gerçekleştirildiğine ilişkin net bir bilgi yoktur. Basına yansıyanlara göre, Türkiye 14 Haziran'dan itibaren krizi yönetmek üzere yerel unsurlar aracılığı ile (Kerkük'te bulunan aşiret liderleri) IŞİD’e ulaşmış; rehinelerin serbest bırakılması için temas sağlamıştır. IŞİD ile Rehinelerin serbest bırakılması konusunda anlaşma ise 13 Eylül tarihinde sağlanmıştır.  Basından takip edilenlere göre, Türk personel IŞID militanlarının eline geçtiği andan itibaren takibe alınmış; Başkonsolos Öztürk ile telefon görüşmeleri yapılmış; personeldeki bütün telefonların GPS takibi sağlanmıştır. Buna ek olarak “insan istihbaratı” devreye sokularak rehinelerin tutulduğu yerler istihbarat elemanları tarafından sürekli gözlenmiştir. Bu sayede rehinelerin bulunduğu yer 8 kez yer değiştirilmesine rağmen irtibat sürdürülmüştür. Yapılan anlaşma( ya da pazarlık) gereğince rehineler, MİT’in özel operasyon birimleri tarafından Akçakale sınırındaki Telabyat şehri sınır kapısında teslim alınmıştır.20 Eylül 2014’te rehineler Türkiye’ye getirilmiştir. IŞİD tarafından rehin alınan Musul Başkonsolosu ile beraberindeki 48 kişi 101 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, MİT’in süreçteki önemini anlatan bir haberde IŞİD militanlarının krizin ilk günlerinde rehineleri bırakma eğilimde olduklarını fakat “merkez karargâhından” gelen olumsuz tavır nedeniyle geri adım attıklarını ifade etmektedir.[14] Hürriyet gazetesinde Deniz Zeyrek’in haberine göre; IŞİD komutanlarının rehineleri Kürt bölgesinde bırakmak istemedikleri şayet böyle bir teslimat yapılırsa kendi güvenliklerini sıkıntıya düşeceğini belirtiklerini ifade etmektedir. Bu nedenle ‘güvenli bölgede teslimat’ seçeneğinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Belirtilen teslimat için 8 Eylül’de otobüslerle yola çıkılmış, Musul’da 3 yerel personel bırakılmış ve bu esnada Suriye topraklarındaki IŞİD bölgelerinden ilerleyen 2 otobüse, silahlı “IŞİD militanları eşlik” etmiştir.[15] IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva haber sitesine göre; “İslam Devleti medya kaynakları, kesinlikle hiçbir fidyenin alınmadığı ve ‘iki devletin karşılıklı masaya oturması sonucu’ mutabakata varıldığını” belirtiştir. Aynı siteye göre Türkiye'yi temsilen MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca yürütülen görüşmelerin karşı tarafında ise ‘İslam Devleti Dışişleri Bakanlığı’ vardı.[16]

Rehinelerin Türkiye’ye getirilmesinin ardından açıklama yapan Başbakan Davutoğlu, “Sabaha karşı saat yarım sularında ilk temaslarımız yoğunlaştı ve sabah 05.00'de de ülkemize geldiler. Gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı" demiştir. Ayrıca, operasyonun istihbarat biriminin kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğünü belirtmiştir.[17] Bülent Arınç ise: "Çok şükür, Milli İstihbarat Teşkilatımızın, yereldeki bütün imkânları da kullanarak, burunları bile kanamadan konsolosluk görevlilerimizi Türkiye'ye getirmiş olmasına eminim 76 milyon insanımız ve dostlarımız çok sevindi"[18] demiştir.

Rehinelerin Türkiye'ye getirilmesinin ardından özellikle dış basında Türk rehinelerin karşılığında bir takas yapıldığı iddiası gündeme gelmiştir. Bu iddialar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “velev ki takas yapılmış olsun”, “49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez” cevabına yol açmıştır.  23 Eylül’de yayınlanan bir habere göre IŞİD'e rehinelerin karşılığında Türkiye, El-Tevhid Tugayı’ından Hacı Bekir'in eşinin ve çocuklarının bulunduğu 50 kişi vermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın belirttiğine göre IŞİD ile “pazarlık yapılmış ancak hiçbir biçimde fidye ödenmemiştir”. Aynı zamanda BBC Türkçe’nin TİMES dergisinden alıntılayarak yaptığı haber, IŞİD militanlarının konsolosluk personeline karşı takas edildiklerini doğrulamaktadır. Türkiye rehinelerin ülkeye dönmesinin ardından 24 Eylül’de IŞİD’e karşı askeri, siyasi her türlü desteği sağlayacağını ilan etmiştir.

Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı “çok merkezli” olarak tanımlanmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren özellikle Pekin ve Moskova Dünya’da önemli güç merkezleri olarak ortaya çıkmıştır.

IŞİD Rehine Krizi’nde krizi tetikleyen eylem, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşmiştir. Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizi tetikleyen aktör ise artık günümüzde devlet dışı aktörlerden biri olarak kabul edilen IŞİD terör örgütüdür. Kriz ortaya çıkışı yönüyle ani bir kriz özelliği göstermektedir. Zira Musul’un IŞID tarafından ele geçirilmesi dahi, bir haftadan daha kısa sürmüştür. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Musul’da tehlikeli bir halin yaşandığı bilinmekle birlikte militanların Türk Başkonsolosluğu’nu hedef alması beklenmeyen bir eylemdir. Bu nedenle kriz Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz olma özelliği gösterirken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Çünkü IŞİD’in Musul’a gerçekleştirdiği harekat doğrudan doğruya Türkiye ile arasında bir kriz çıkartmaya yönelik değildir. Kriz konusu içeriğine göre değerlendirildiğinde, diplomatik-siyasi, insani, kültürel-manevi ve algısal bir krizdir. Olayın diplomatik-siyasi bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, krize neden olan olayın savunmacı tarafın siyasi hak ve çıkarlarına, hedeflerine yönelik bir tehdit ve/veya saldırı olarak algılanması ile tırmanan kriz durumunun ‘siyasi kriz’ olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir.  Siyasi krizlere örnek gösterilebilecek biçimde olayda IŞİD kendisinin meşru gördüğü gerekçelere dayanarak herhangi bir siyasi hedef ve/veya önceliğini elde edebilmek için bir fiili durum yaratma gayreti içerisine girmiştir. Olayın Başkonsolosluğun işgali ve görevlilerin rehin alınmasını ihtiva etmesi de siyasi niteliğinin bir göstergesidir. Ayrıca, 49 görevlinin rehin alınması durumu en başta özgürce yaşama haklarının engellenmesine yönelik bir eylem olduğu için krizin insani bir boyutu bulunmaktadır. Krizin kültürel, manevi ve algısal boyutu, Türkiye’nin devlet olarak imajının rehineler nedeniyle sarsılmasından ve yine IŞİD’in elinde bulunan rehineler aracılığı ile Türk karar alıcılarda tehdit algısı oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

 Krizin tetikleyicisinin niteliği itibariyle eylem; şiddet içermeyen askeri ve siyasi niteliği olan bir eylemdir. Olayın şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak tanımlanmasının nedeni Türk dış politikası kriz incelemeleri grubunun şiddeti zarar veren –kurşun atılmış mı?- sorusu üzerinden sınırlandırmasından ileri gelmektedir. Olayda militanların silah zoruyla konsolosluğu işgal etmesi şiddet içermemekle birlikte, askeri bir eylem olarak tanımlanmış ve olayın diplomatik bir misyonda gerçekleştirilmesi itibariyle olayın siyasi yönüne vurgu yapılmıştır. Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edilmesi, Türkiye’nin yıpratılmasına yönelik bir eylemdir. Ayrıca olay İŞID’in bir güç gösterisi olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da düzen kurucu ülke olma iddiasında bulunan Türkiye’nin konsolosluğunun işgal edilmesi örgütün bölgede fiili bir durum yaratma iddiasında olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin olaya ilk tepkisi sözlü bir eylem olmuştur. Ancak bu noktada örgütün tehdidinin sınırlı tutulması amacıyla Türk karar alıcılar konsolosluk çalışanları ile iletişim halinde olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte “rehine” yerine “misafir” sözcüğünü kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türkiye olayın başından itibaren bölgedeki Kürt aşiretler üzerinden iletişime geçmiş ve şiddet içermeyen diğer diye tanımlanabilecek bir tepki geliştirmiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, sınırlı askeri tehdit, uluslararası sistem ve bölgesel sistemde etki kaybı olarak tanımlanabilir.

Türkiye’nin IŞİD’e karşı kriz yönetiminde “zaman kazanma” stratejisini seçmiştir. Bilindiği gibi zaman kazanma stratejisi, Düşman/rakip statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmaktadır.  Savunmacı tarafın acil çıkarına yönelik tehdidin müzakere ile ortadan kaldırılabildiği durumlarda zaman kazanma stratejisi dış politika kazanımları için yeni ihtimaller yaratmaktadır. Ayrıca zaman kazanma stratejisinin sıklıkla rehine krizlerinde uygulandığı bilinmektedir. Radikal bir “terör örgütü” olarak tanımlanan IŞİD’e karşı Türkiye, rehinelerin kurtarılması için dolaylı yollardan müzakere etmiş; bir anlamda yerel unsurlar ve MİT üzerinden gerçekleştirilen bir pazarlık sürdürülmüştür. Ayrıca bölgedeki aşiretler üzerinden sürdürülen görüşmeler askeri olmayan bir baskı stratejisinin uygulandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin şiddet içeren ve kendisini IŞİD ile karşı karşıya getirecek herhangi bir eylemden kaçındığıNATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları varsayan  NATO’nun 5. Maddesini işletmekten kaçındığı ve NATO’ya bilgi vermekle yetinmesinden de anlaşılmaktadır.

 IŞİD ise, olayı “oldu-bittiye getirme” ve Türk çalışanları elinde bulunması üzerinden “şantaj” yapmaya yönelmiştir. Kriz yönetim stratejilerine göre saldırgan taraf, savunmacı tarafın tartışmalı konudaki konumunu korumayacağını düşündüğü durumda hızlı, kararlı bir harekette bulunarak statükoyu değiştirme girişiminde bulunduğu durumlar oldu-bitti olarak açıklanmaktadır. Normal şartlar altında oldu-bittiye getirme stratejisi uygulayan ülke hem ulusal hem de uluslararası arenada güçlü bir kınama riski ile karşı karşıya kalabilmektedir.[19] Ancak IŞİD gibi bir örgüt için bu tür bir kınanma riski bir tehdit değildir.

Birçok çeşidi olan şantaj stratejisinde eğer rakip talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulmuştur. Alexander George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Şantaj stratejisi şantajcıya güç kullanmadan ortaya çıkmasını istediği sonuca ulaştırdığında avantajlı bir stratejidir. Şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantajın başarıya ulaşması, karşı tarafın saldırgan tarafın elinde bulundurduğu koza önem atfetmesinde gizlidir. Böyle bir durumda şantajcı tamamen taleplerini geri çekebileceği gibi isteklerini karşı tarafın kabul edebileceği makul bir seviyeye düşürebilir ya da değişik bir saldırgan strateji izlemeye yönelebilir.[20] IŞİD rehine krizinde basın-yayın yasağı getirilmesi, olayla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılması örgütün alarm durumuna geçerek, rehinelere zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[21]

Bu noktada IŞİD’in kriz yönetim tekniği de aynı şekilde müzakere(pazarlık) ve şiddet içermeyen çözüm üzerine odaklanmıştır. Çünkü pek çok kişinin kafasını kestiği görüntüleri yayınlayan örgüt bu örnekte rehinelere fiili anlamda bir zarar vermemiştir. Olayda şiddetin seviyesi, her an rehinelere zarar verilebileceği ve bu görüntülerin servis edilebileceği ihtimali üzerinden Türkiye’ye psikolojik şiddet ve baskı yaratma amacını taşımaktadır. IŞİD Rehine krizinde, krize müdahil olan herhangi bir üçüncü aktör ve müdahil bir örgüt yoktur. Örneğin: NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen,  “NATO’nun devreye girmesini sanmadığını” açıklamış, BM Genel sekreteri Ban-ki Moon “BM Genel Sekreteri olarak, diplomatlara yönelik bu tür terör saldırılarını en sert biçimde kınıyorum. Diplomatları ve sivilleri hedef alan bu saldırılar, hiçbir şekilde haklı görülemez. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Bu, kesinlikle kabul edilemez” diyerek olayı bireysel olarak kınamıştır. ABD ise12 Haziran 2014’te olayı en güçlü şekilde kınadığını açıklamakla yetinmiştir.

IŞİD Rehine Krizi, üzerinde bir çeşit “uzlaşı” sağlanarak çözülmüştür. Dış basında bu uzlaşının Türkiye’nin elinde bulundurduğu İŞID militanları karşılığında örgüt ile pazarlık edilerek -50 kişinin örgüte teslim edilmesi- sağlandığı düşünülmektedir. Zira IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen yakınında rehineleri MİT’e teslim etmiştir. Olayda,  sonucun niteliği itibariyle bir uzlaşı sağlanmış; ancak konsolosluk çalışanları Türkiye’ye getirilmiş olmasına rağmen krizin sonucunun niteliği belirsiz kalmıştır. Çünkü kriz sonrasında Musul Başkonsolosluğu boşaltılmış ve kriz sonrası dönemde ilişkiler de bir önceki döneme geri dönmemiştir. Çünkü kriz sonrası evrede bunun sağlanabilmesi için teorik olarak IŞİD’in Musul işgalinden önceki güne geri dönülmesi gerekmektedir. Bu da reel düzlemde mümkün değildir.   Ayrıca Türkiye’nin rehineleri geri almasıyla krizin sona ermekle birlikte, Musul’daki IŞİD işgali devam etmiştir.

 Türkiye IŞİD Rehine Krizi’nde muhatap farklılığı nedeniyle özgün bir değerlendirme yapmaya yönelmiştir. Bu kapsamda rehineleri elinde tutan IŞİD birimlerinin yapısı, daha önceki rehine olaylarındaki davranışları, söz konusu gruplara söz geçirebilen aşiret ve kişilerle detaylı bir çalışma yapma yolunu seçmiştir. İlk 2 gün içinde kurtarma gerçekleştirilemediği için rehinelerin kurtarılmasında sürenin uzama ihtimali öngörülmüştür. Kriz döneminde bölgede yaşanan çatışmalar, ABD’nin öncülük ettiği IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon girişimleri, IŞİD açısından 49 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest bırakılmasını, rehin tutulmasından daha avantajlı hale getirmiştir. Bu nedenle koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı giriştiği hava operasyonu rehinelerin serbest bırakılmasında etkili olmuştur.  Ayrıca IŞİD’in özellikle Kürt gruplarla çatışmaları, serbest bırakma koşullarının oluşmasını geciktirmiştir.

 


[1] “Arınç: Rehinelerle İrtibatımız Var”, Cumhuriyet, [16.06.2014].

[2] “El Kaide’ye bağlı örgüt Ramadi ve Felluce’yi aldı”, Milliyet, 3 Ocak 2015.

[3] “Irak’ta IŞID İlerleyişi: 8-15 Haziran 2014 Irak Bülteni”, http://improkul.impr.org.tr/?p=2888, [27.03.2015].

[4] Aynı gün Suriye’de Musul’a bağlı Gavyera ilçesinde 31 Türk TIR şoförü IŞİD tarafından kaçırıldı “Dışişleri: Irak'ta 80 Türk Rehin”,Hürriyet, 11 Haziran 2014.

[5] Ahmet Davutoğlu, @Ahmet_Davutoğlu, twitter hesabı, 10 Haziran 2014.

[6] No: 196, “11 Haziran 2014, Musul’daki Başkonsolosluğumuz Yerleşkesine Gerçekleştirilen Baskın Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-196_-11-haziran-2014_-musul_daki-baskonsoloslugumuz-yerleskesine-gerceklestirilen-baskin-hk_.tr.mfa [27.03.2015].

[7] Uğur Ergan, “NATO'da 'Musul' toplantısı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014.

[8] “İşgal İnfiali”,Hürriyet,  12 Haziran 2014.

[9] “Bülent Arınç'tan ilginç çıkış”,Hürriyet, 13 Haziran 2014.

[10] “Hedefleri Türkiye değil”,Hürriyet, 14 Haziran 2014.

[11] Ramazan Yavuz ve Felat Bozarslan ,“Türk rehineler için Erbil'den zırhlı araçlar gönderildi”, Hürriyet, 14 Haziran 2014

[12] Ümit Çetin, “Durum IŞİD Ötesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014.

[13] “Arınç: Rehinelerle irtibatımız var”,Hürriyet, 16 Haziran 2014.

[14] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.

[15] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.

[16] “Türk rehineler nasıl serbest bırakıldı?”, http://www.takvahaber.net/guncel/turk-rehineler-nasil-serbest-birakildi-h9846.html, [29.03.2015].

[17] “Davutoğlu müjdeli haberi Bakü'de verdi”, AA, 20 Eylül 2014.

[18] “Arınç: Burunları bile kanamadan getirildiler”, AA, 20 Eylül 2014.

[19] George, Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George,  (USA: Westwiev Press, 1991): 382.

[20] George, “Strategies for…”, 380.

[21] Benzer bir stratejinin Suriye’de IŞİD militanları tarafından kaçırılan gazeteci Bünyamin Aygün için de uygulandığı bilinmektedir. Bkz. Bünyamin Aygün, IŞİD’in Elinde 40 Gün, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) içinde Serpil Çevikcan, “Bünyamin Nasıl Kurtarıldı?”, 14. 

Perşembe, 01 Ekim 2015 17:22

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

ÖZET

Türk dış politikası krizleri içerisinde 1945 Sovyet Talepleri Krizi, en uzun döneme yayılan krizdir. Kriz, 12 Haziran 1945’te başlamış, 1947 Truman Doktrini ile etkisini azaltmış ancak Stalin’in ölümü sonrasında Rus yöneticilerin 30 Mayıs 1953’te yaptıkları yarı resmi deklarasyon ile sona ermiştir. 

Sovyet Talepleri Krizi, Soğuk Savaş’ın ortaya çıkışının ilk işaretlerinin hissedildiği,  uluslararası sistemdeki değişim ve bloklaşma hareketlerinin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde meydana gelmiştir. Sovyet talepleri Krizi, Türkiye açısından her alanda büyük bir değişime işaret etmektedir. Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikasında önemli değişiklerin yaşanmasına neden olmuştur. Toprak talepleri, Türkiye’nin batı bloğunda yer almasının önünü açtığı gibi, ülke içerisinde çok partili hayata geçilmesini de sağlamıştır.

1945 Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin SSCB karşısındaki güç asimetrisini kendi lehine kullanmasının çok önemli bir örneğidir. Türkiye karşısında oldukça büyük ve güçlü bir ülke olan SSCB, askeri ve siyasi gücünün etkisiyle bir şantaj stratejisi uygulamış ancak bu strateji yetersiz kalmıştır. Türkiye, Montrö’nün yenilenmesi gibi taleplerin antlaşmanın tarafları ile görüşebileceğini belirterek bu konuya olumlu yaklaşırken Kars ve Ardahan’ın Rusya’ya verilmesini ise kesin bir dille reddetmiştir. Kriz dönemi boyunca yaşanan “notalar savaşı” ise Türkiye’nin bu konuyu uluslararası bir sorun olarak değerlendirmesi ve diğer ülkeleri soruna dahil etmesi, desteklerini alması sayesinde başarı ile yürütülmüştür. 1945 Sovyet Talepleri Krizi ve kriz yönetim süreci Türkiye’nin büyük başarılarından biridir.

1945 SOVYET TALEPLERİ KRİZİ

19 Mart 1945’de SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’un Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper ile yaptığı görüşmede yaptığı görüşmede, Türkiye ve SSCB arasında 1925 tarihli Dostluk-İşbirliği ve Saldırmazlık Antlaşması’nın yenilenmeyeceğini bildirmiştir.[1] Ayrıca, Molotov, Montreux sözleşmesinde değişiklikler yapılmasını gerektiğini ifade etmiştir. 4 Nisan 1945'te İsmet İnönü İngiltere ile yapılan görüşmelerden sonra "andlaşmada değişiklik taleplerini dikkat ve iyi niyetle incelemeye hazır bulunduğunu" Rusya’nın Ankara Büyükelçisine (Vinogradof) bir deklarasyonla bildirmiştir.  Büyükelçi Selim Sarper’in Molotov 7 Haziran 1945’te ikinci görüşme yapmıştır. Bu görüşme karşılıklı konuşma tarzında gerçekleştiği için taraflar arasında bir deklarasyon vb. resmi bir belgesi bulunmamaktadır. Bu görüşmede 1921 tarihli sınır antlaşmasının yeniden güncellenmesi -buna mukabil Kars ve Ardahan'ın SSCB’ye iadesi, Boğazlarda üs ve ortak savunma talebi gündeme gelmiştir.[2] Selim Sarper bu talepleri reddetmiştir. Türkiye cephesinde “Sovyet Talepleri” olarak isimlendirilen bu üç talep tam bir güvenlik sorunu olarak algılanmıştır. Zira Armaoğlu’nun belirttiği üzere feshedilen antlaşmanın bir “saldırmazlık antlaşması” olması, Sovyetlerin Türkiye’ye saldırmazlık taahhüdünü sona ermesi anlamına geliyordu.[3]

II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği bu dönemde, Türkiye izlediği savaş süresince izlediği “tarafsızlık” politikasının bir sonucu olarak “yalnızlık” içine girmişti. Türk karar alıcılar “Sovyet Talepleri” karşısında ABD’nin ve İngiltere’nin Türkiye’yi savunup savunmayacağını ve kuzeyden gelen tehlike ile nasıl baş edileceğini bilmiyordu.[4]

07 Haziran 1945’te gerçekleştirilen Molotof-Sarper görüşmesi 12 Haziran'da Ankara'ya bildirildi. Dünya basınına ise 26 Haziran’da yansıdı. (Boğazlar’da imtiyazlı statü ve Kars Ardahan) Ayrıca Reuters’ın belirttiğine göre bu talepler daha demokratik temsili bir Türk hükümeti kurulmasını da içeriyordu. 12 Haziran’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında toplanan kabine Sovyet taleplerini resmen reddetti. Bu nedenle Sovyet Talepleri Krizi 12 Haziran 1945’te başlamıştır. 18 Haziran’da Büyükelçi Sarper taleplerin müzakere dahi edilemeyeceğini resmi olarak Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’a bildirilmiştir. 30 Haziran 1945’de Batı basınında ortada bu konuyu içeren resmi bir notanın olmadığı belirtilmiştir. İnönü’nün bu konudaki tepkisi ise "Rusların bizden talepleri varsa bunu resmen yaparlar. Her halde bunu kendi hesaplarına bana yaptıramazlar"[5] olmuştur. Bu noktada Ruslar öncelikle Türkiye'nin ve müttefiklerin tepkisini ölçmeye yönelmiştir. 

Türkiye’nin Boğazlar ve SSCB’nin toprak taleplerine ilişkin ilk politikası egemenliğini ihlal eden talepleri reddetmek, diğer konularda ise açık kapı bırakmak şeklinde ifade edilebilir. Bu süreçte İngiltere adına Churchill Boğazlar meselesinin iki taraflı bir konu olmadığını ifade etmiş, Başkan Truman da Potsdam Konferansı’nda bu görüşü desteklemiştir. Oysa başkan Truman’ın SSCB’nin Türkiye’den toprak talebini başlangıçta iki taraflı bir mesele olarak gördüğünü belirtmiştir.[6] Ancak bununla birlikte ABD’nin bu konudaki görüşlerinin zamanla değiştiği ve Türkiye’nin yanında yer almaya karar verdiğini ifade etmek gerekmektedir.

 Bu dönemde 19 Mayıs 1945’te İsmet İnönü, Türkiye’de siyasi ve ideolojik yaşamında demokrasiye geçiş için yeterli koşulların oluştuğunu açıklamış; TBMM’nin demokratik bir kurum olarak Türkiye’yi ileriye götüreceğini belirterek ikinci bir partinin kurularak çok partili rejime geçilmesi gerektiğini açıklamıştır.[7] Bu açıklamaların Türkiye’nin Sovyet talepleri karşısında kendisini Batı bloğunun güvenliği altına alma isteği olarak ifade etmek mümkündür. Buna ek olarak 26 Haziran 1945’te imzalanan BM Antlaşması çerçevesinde Türkiye’nin taahhütleri demokratikleşmeyi ve çok partili sisteme geçilmesini zorlamaktaydı. Bir boyutuyla bu gelişme tek partili rejimlerle uzlaşmayan -ve hatta II. Dünya Savaşı’nın bütün maliyetini bu rejimlerin eseri olarak gören- BM İnsan Hakları Bildirgesi’nin 20. Maddesi’nin Türkiye’ye yüklediği uluslararası bir sorumluluk olarak görülebilir.[8]

Türkiye’de Sovyet taleplerinin bütünüyle bir güvenlik endişesi yarattığı, 20 Aralık 1945’te İstanbul Milletvekili Kazım Karabekir’in TBMM konuşmasında; “Kars yaylasına hâkim olmak demek Anadolu’yu istila etmek için pusuya yatmak demektir. Keza Kars yaylasına hâkimiyet, Dicle ve Fırat boyunca Akdeniz ve Basra Körfezine inen yolların tepesine hâkim olmak demektir. Kars yaylası, oralara inecek olan büyük seli tutacak olan büyük settir. Oraya saldırtmayız[9] şeklindeki ifadesinden de anlaşılabilir. Bu konuşmadan da anlaşıldığı üzere Türk karar alıcıların kriz algılamalarının temelini Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin yenilenmesinden ziyade, Kars ve Ardahan üzerindeki toprak talepleri oluşturmuştur. Krizin tetikleyicisinin toprak talebi olduğu Türk hükümetinin diğer esasların görüşülebileceği şeklindeki yaklaşımından da açık bir şekilde çıkartılmaktadır. Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenlik endişeleri nedeniyle Batı bloğunda yer almak istemesi, iç politikada çok partili hayata geçilmesinin de önünü açmıştır.  Bu nedenle 1946’da çok partili hayata geçişin ilk denemesi olan seçimler 21 Temmuz 1946’da yapılmıştır. Sovyetler ise taleplerinde ısrarcı olmuşlar ve adeta bu dönemde karşılıklı notalar yarıştırılmıştır. Bu kapsamda ilk Sovyet notası 08 Ağustos 1946’da Sovyet Maslahatgüzarı tarafından Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na tevdi edilmiştir.

Sovyet Notası   (ABD_TR_ING)   Feridun Cemal Erkin’in belirttiği üzere bu notaya göre:          

1) Boğazlar bütün gemilerin geçişine açık tutulmalıdır

2) Boğazlar Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin geçişine sürekli açık tutulmalıdır.

3) Özel haller dışında Karatenizde sahili olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişine sürekli kapalı tutulmalıdır                                                         

4) Karadeniz’e girmek ve Karadeniz’den çıkmak için doğal suyolu olan Boğazlarda bir rejimin kurulması yalnız Türkiye'nin ve Karadeniz'e sahili olan diğer devletlerin yetkisinde olmalıdır.

5) Türkiye ve SSCB Boğazların diğer devletler tarafından Karadeniz’de sahili bulunan devletler aleyhine kullanılmasını önlemek amacıyla birlikte hareket etmelidir.[10]

Bu nota karşısında 15 Ağustos 1946’da ABD taleplere karşı verdiği memorandumda BM'nin Sovyetleri engelleyememesi durumunda ABD'nin Türkiye’nin yanında kuvvetlerini kullanacağını ilan etmiştir. 19 Ağustos’ta ABD, Boğazların sadece Karadeniz’e kıyıdaş devletlerce savunulmasını reddetmiş; Türkiye’nin sorumlu kalması gerektiğini ilan etmiştir. 22 Ağustos’ta Türkiye 4. ve beşinci taleplerin reddedildiğine dair SSCB’ye nota vermiştir. Ayrıca Feridun Cemal Erkin’in belirttiğine göre, Türkiye’nin Amerikan ve İngiliz tezlerine pek çok açıdan benzer olmakla birlikte, onlardan Boğazlar rejimi yönüyle ayrılmaktadır. Bu notaya göre, Türk toprağının bir parçasını saldırıya karşı savunma sorumluluğunun Türkiye’ye düşen bir vazife olduğunu vurgulamıştır. Başkan Truman tarafından Postdam Konferansı’nda Montreux rejiminin yenilenmesi kabul edildiği halde Türk tezi bu rejimi kuvvetle savunmak üzerine kurulmuştur.[11]

24 Eylül 1946 II. Sovyet Notası (Sovyetlerin isteklerini tekrar etmeleri)                               

1) Potsdam'da konuşulan konuların karara bağlanması  

2)Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'ndaki sorumluluklarını yerine getirmediği iddiası  

3) Boğazlar rejiminin yetersizliği iddiası

4) Yeni rejimin kurulma önerileri bulunuyordu.

            Türkiye’nin karşı notasında Sovyet iddialarına açıklık getirmiş ve talepleri tekrar reddetmiş ve Boğazlar rejiminin düzenlenmesi için bir konferansın toplanmasına engel bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca bu notaların verildiği dönemde ve öncesinde Sovyet talepleri çeşitli yayın araçları üzerinden Kafkasya ve Bulgar sınırında askeri bir hareketlilik olduğu teyit edilmiştir.[12] Ancak bu notalarda Türkiye için krizin temel tetikleyicisi olan toprak talebinden bahsedilmemektedir. Bununla birlikte toprak talebi, Türk karar alıcıların algılamalarında birincil önemdedir.

ABD’nin Türkiye’ye Sovyet talepleri için destek verme süreci zamanla gerçekleşmiştir. Potsdam sonrası ABD’nin tepkisiz kalması başlangıçta SSCB’nin Türkiye’ye karşı giriştiği psikolojik savaşın dozunu arttırmıştır. ABD’nin tavrındaki değişiklikte ABD Ankara Büyükelçisi Edwin Wilson’un 25 Eylül 1945’te Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği rapor etkili olmuştur. Wilson Raporu, Türk-Sovyet sorununun temel nedeninin Boğazlar konusu olmadığını, asıl amaçlarının Türkiye’nin rejimini değiştirerek Baltık’tan Karadeniz’e kadar kurulan zincirde sadece Türkiye’nin Sovyetlerin istediği rejimle yönetilmediğini ifade etmiştir. Daha sonra Wilson’un görüşleri, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Archeson ve Moskova bulunan ABD Maslahatgüzarı Kennan tarafından paylaşılmıştır.[13]

2 Kasım 1946’da ABD ise Türkiye’ye desteğini 16 ay önce vefat eden Büyükelçi Münir Ertegün’ün na’şını Missouri adlı savaş gemisi ile İstanbul’a göndererek yapmıştır. Bu ziyaret Türkiye’de Amerikalıların dahi beklemediği psikolojik bir etki sağlamıştır.[14]

Türkiye bu esnada ordusunu kuvvetlendirmek ve ekonomik gücünü arttırmak için ABD Kongresi’nden Truman yardımını almıştır. Başkan Truman’ın 12 Mart 1947’de Senato ve Temsilciler Meclisi’nde yaptığı ortak konuşmada “ABD’nin dış politikasının kendilerini boyunduruk altına almak için silahlı azınlıklar tarafından saf edilen gayretler ve dış baskılara karşı koymaya çalışan hür milletleri destekleme amacına yönelmesi gerektiği”nin altını çizen doktrin sayesinde Türkiye ABD’nin sivil ve askeri desteğine ek olarak mali yardım almıştır. 1952 yılında ise Türkiye NATO’ya dâhil olmuştur. stratejik açıdan NATO, Türkiye’de Sovyet tehdidine karşı güvence olarak görülürken, duygusal açıdan ülkenin batılı uluslar tarafından eşit koşullar altında kabul gördüğünün bir işareti olarak algılanıyordu.[15]”Truman Doktrini”nin ilanından itibaren (12 Mart 1947) Sovyet talepleri krizinde yumuşama evresine geçildiğini ifade etmek mümkündür. Doktrin bir  yandan yeryüzünün iki bloka ayrıldığını ve Sovyet-Amerikan mücadelesinin başladığını bütün dünyaya ilan ederken diğer taraftan Avrupa ve Balkanlardaki mücadeleyi çok keskin çizgilerle ortaya koymuştur.[16] 1945 Sovyet Talepleri Krizinde Truman Doktrini Türkiye’nin de bu bloklaşma sürecinin başlangıcında hangi tarafta bulunduğunu göstermesi açısından önemlidir. Resmi olarak Sovyet taleplerinden vazgeçilme tarihi ise Stalin sonrası Rus yöneticilerin 30 Mayıs 1953 tarihinde yaptıkları yarı resmi açıklama olmuştur.

            Türkiye Sovyet Talepleri Krizi’nin başladığı, 18 Haziran 1945 tarihinde İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nda “tek parti hükümeti”  ile yönetilmektedir. Tek parti hükümeti döneminde karar alım biriminin 1-4 kişiden oluşan küçük grup olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Türkiye’nin kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise İsmet İnönü’dür. Ancak Sovyet taleplerinin reddedilmesi kararını bütün dış politika konularında olduğu gibi İsmet İnönü vermesine rağmen bu karar meclise taşınarak, orada görüşülmüş ve üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Bu dönemde de Türkiye’de karar alma biriminin yapısı kurumsal düzeydedir.

            Krizin diğer tarafı olan SSCB de kriz döneminde tek parti hükümeti ile yönetiliyordu. SSCB’de de dış politikanın dar bir çevre tarafından belirlendiği ve uygulandığı bilinmektedir. Aynı şekilde karar alma birimi, Politbüro ve Josef Stalin’den oluşmakta olan küçük gruptur. Molotov’un dış politika kararları konusunda şöyle dediği bilinmektedir:  “Sovyetler’de partinin politikasını bilen iki kişi var: Onu belirleyen Stalin ve hazırlayıp, uygulayan ben!”[17] Bu ifade, Sovyetlerde dış politika karar alım sürecinin son derece merkezileşmiş olduğu ve tek adam tarafından yönetildiğini ortaya koymak açısından önemlidir. Zaten “Sovyet sistemi genellikle Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri olan “Birinci Adam” dışındakileri görmezden gelmeye, bireyi ve bireysel katkıları yok saymaya elverişlidir”.[18] Sovyet Talepleri krizinde Türkiye ve SSCB arasındaki iletişim düzeyi, dönemsel etkilerin de bir sonucu olarak daha çok diplomatik temsilciler düzeyindedir. Ayrıca bakanlar da konuya ilişkin görüşlerini bu dönemde yine diplomatik temsilciler aracılığı ile göstermiştir.

            Kriz Türkiye’de 14. ve 15. Hükümetler döneminde önemli bir tehdit unsuru olarak görülmekle birlikte 20. Hükümet döneminde tam olarak sona ermiştir. Bu nedenle kriz döneminde başbakanlar sırasıyla Şükrü Saraçoğlu, Recep Peker, Hasan Saka, Şemsettin Günaltay ve Adnan Menderes’tir. Krizin en etkin olduğu dönem 1945-47 dönemi olduğu için kriz döneminde önemli role sahip olan başbakanların Şükrü Saraçoğlu ile Recep Peker olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Ayrıca başbakan yardımcılığı Türkiye’nin her dönemde mevcut değildir. Bu nedenle Recep Peker hükümetinde olarak Mümtaz Ökmen’in başbakan yardımcılığı görevine değinmek gerekmektedir. Kriz döneminde Dışişleri Bakanı Hasan Saka, Savunma Bakanı ise Cemil Cahit Toydemir’dir. Bu dönemde Türkiye’nin Genelkurmay başkanı ise Salih Omurtak’tır. Dönemin SSCB Dışişleri Bakanı, Vyaçheslav Molotov, Dışişleri Bakan yardımcısı ise, Sergei İvanoviç Kavtarazde’dir.

            Kriz, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği, iki kutuplu sistemin ise henüz yeni başladığı bir dönemde meydana gelmiştir. Ayrıca Yalta Konferansı’ndan sonra Dünya’nın iki ana eksene ayrıldığı bu dönem Soğuk Savaş’ın başlangıç safhası olarak tanımlanabilir. Sistem düzeyi bakımından krizin bölgesel alt sistemde meydana geldiği ifade edilebilir. Kriz döneminde baskın aktörler ABD ve İngiltere olmuştur. Kriz sürecinde bölgesel gündemde baskın süper güçler arasında diplomatik çatışmanın başlangıcı gözlenmektedir. Ayrıca nükleerleşme, kitle imha silahlarına sahip olma ve aşırı silahlanmanın yanı sıra Avrupa ve Balkanlar’da savaş sonrası nüfuz paylaşım mücadelesi söz konusudur. Yugoslavya’nın kaderi, Yunanistan’da süren iç savaş ve İran’da Sovyet etkisi bölgesel bir meydan okumanın sınırlarını çizmektedir. Bu dönemde ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası yeni düzen tartışmaları önemli bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır. Krizin temel tetikleyicisi toprak talebi olduğu için, krizin coğrafyası da Kafkaslardır. Kriz-çatışma ilişkisi bakımından Sovyet Talepleri, tekrarlanmayan çatışma özelliği göstermektedir. Kriz, SSCB’nin talepleri nedeniyle tetiklendiği için krizi tetikleyen aktör devlettir. Temelde iki taraflı bir dış politika krizi olarak kriz, ortaya çıkış şekli bakımından gelişen kriz özelliğine sahiptir. Söz konusu kriz örneğinde gelişen krizlerde olduğu gibi krize neden olan olay ve krizin tırmanma eğilimi zamana yayılmıştır. Kriz genel niteliği itibariyle değerlendirildiğinde ise krizin tasarlanmış bir kriz olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Zira 1925 tarihli Dostluk-İşbirliği ve Saldırmazlık Antlaşması’nın yenileneceği tarih tam olarak bellidir. Bu tarihten önce antlaşmanın yenilenmeyeceğinin bildirilmesi ise krizin SSCB tarafından kurgulandığını/tasarlandığını düşündürtmektedir. Zira Sovyetlerin niyeti de Türkiye’yi Boğazların statüsü ve savunması konusunda görüşme masasına/diplomatik müzakere sürecine çekmektir. Sovyet talepleri krizin konusu ve içeriğine göre öncelikle bir askeri-güvenlik krizi, siyasi ve hukuksal bir kriz örneğidir. Krizi tetikleyen eylem ise Türkiye sınırları dışındadır. Krizin temel tetikleyicisi Molotov-Sarper arasındaki görüşmede, Türkiye’den Kars ve Ardahan’ın SSCB’ye iadesini isteyen sözlü eylemdir. Sovyetler Birliği krizin tetikleyicisini Türkiye’yi psikolojik bir baskı altına alacak bir yıpratma siyasası izleyerek gerçekleştirmeye çalışmıştır. Toprak taleplerinin giderek daha az dillendirilmesi dikkate alındığında Sovyetler için önceliğin Boğazların statüsü konusunda kendi güvenliğini ve çıkarlarını gözeten yeni anlaşmanın sağlanması olduğu görülmektedir. Ancak Sovyet taleplerinde yıpratmanın çok daha baskın bir unsur olarak öne çıktığını belirtmek gereklidir. Söz konusu yıpratma siyasası “şantaj” olarak kabul edilmiş ve Türkiye’yi Sovyet dostluğundan uzaklaştıran bir etki yaratmıştır. Krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki olarak şekillenmiştir. Sovyet taleplerinin sözlü dillendirilmesi, Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik somut bir saldırgan davranış sergilememesi algısal bir güvenlik tehdidi yaratmıştır. Krizde tehdidin ciddiyeti ise SSCB ve Türkiye arasındaki güç unsurlarının farklılığı nedeniyle yoğun bir baskı ve toprak bütünlüğüne yönelik tehdittir. Türkiye’nin kriz yönetim stratejisi, karşı tarafın yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme ile birlikte üçüncü aktörlerin desteğini çekebilmek için zaman kazanmadır. Ayrıca Türkiye üçüncü aktör desteği ve şiddet içermeyen çözümden yana olmuştur. SSCB’nin 1945 Sovyet Talepleri Krizinde sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisiyle uygulamıştır. Sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisi, saldırgan tarafın politika ikileminde kalması durumunda statükoyu değiştirme süreciyle başlayan bir ölçüm/sınama hareketidir. Strateji, saldırgan tarafın kriz yönetimine dair bir politika ikilemiyle karşı karşıya kalabileceği, istenilmeyen tırmanma riski içeren durumlarda uygulanmaktadır. Böyle durumlarda sınama ile uygulanan stratejinin hızlı ve kolay biçimde geri alınması gerekir.[19] Böyle durumlarda istenilmeyen tırmanma riskinden kaçınabilmek için geliştirdiği stratejinin hızlı ve kolay biçimde geri alınmasına ihtiyaç duymaktadır. “Bu stratejide, seçilen hareket limitli ve geri döndürülebilecek biçimde, her ikisine yönelik bir mücadele başlatmaktadır.” [20] Sovyet Talepleri Krizi’nde krize neden olan toprak taleplerinin yazılı olarak ifade edilmemiş olması krizde SSCB’nin sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisini kullandığını göstermektedir. Ayrıca SSCB, kendisine oranla çok daha güçsüz durumda bulunan Türkiye’ye karşı şantaj stratejisi uygulamıştır. Talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulan şantaj stratejisi krizde Türkiye’nin güvenlik endişelerini tetiklemiştir. Bu da Türkiye’nin Batı Bloğu’na dahil olmasının önünü açmıştır. Türkiye  SSCB’nin kriz yönetim tekniği de şiddet içermeyen çözümdür. Kriz süresince şiddet unsuru bulunmamakla birlikte bazı askeri hareketlikler olmuş bu da Türkiye’yi alarm durumuna geçirmeye yetmiştir. Krizde SSCB’nin uyguladığı şantaj stratejisi krizin zamana yayılmasıyla birlikte çökmüştür.

Kriz döneminde BM antlaşması yeni imzalandığı için olaya müdahil olabilecek tek örgüt BM’dir. Fakat BM’nin krize ilişkin herhangi bir karar almadığı bilinmektedir. Bu nedenle üçüncü aktör örgüt davranışının krizde etkili bulunmadığı söylenebilir. Zaten 1947’den sonra Türkiye’nin Batı Bloğuna dâhil olması nedeniyle toprak talepleri yinelenmemiştir. Sovyet talepleri krizinde müdahil devletler ABD ve İngiltere’dir. Bu dönemde SSCB’ye Boğazlar konusundaki notaların ayrı ayrı bu ülkeler tarafından verilmesi, ABD’nin mali ve askeri güç gösterisi ve İngiltere’nin siyasi desteği önemli olmuştur. Zaten ABD’nin desteğinden önce Türkiye İngiltere’nin desteğini yanına almıştır. Buna ek olarak üçüncü aktör olarak ABD’nin Missouri gemisini Türkiye’ye göndermesi Türkiye açısından büyük moral desteği saplamıştır. Kriz sonucunda Kars-Ardahan ile ilgili taleplerinden SSCB tek taraflı deklarasyon ile vazgeçmiş, konu ile ilgili uzlaşı sağlanmış ve status quo  ante’ye dönülmüştür.

 



[1]Feridun Cemal Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, (Ankara: Başnur Matbaası, 1968):246-247.

[2]Aleksandr Sotniçenko, “1945-1956 Yıllarında Türk-Sovyet Diplomatik Mücadelesi e Sonuçları”, Atatürk’ten Soğuk Savaş Dönemine Türk-Rus İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Bildirileri, (Ankara:14-15 Mayıs 2010):327.

[3]Fahir Armaoğlu: Siyasi tarih 740.

[4]Cemil Hasanlı, Tarafsızlıktan Soğuk Savaşa Doğru Türk-Sovyet İlişkileri 1939-1953, (Ankara: Bilgi Yayınevi, 2008): 141.

[5]Metin Toker, Türkiye Üzerinde 1945 Kâbusu, (Ankara: Akis Yayınları, 1971):41.

[6]Osman Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Sovyet Tehdidi karşısında Kalan Türkiye’nin Batı ile İşbirliği Yapma Süreci”, Turkish Studies, Vol 8/5, Bahar, 2013:925.

[7]Hasanlı, Tarafsızlıktan Soğuk Savaşa …, 141.

[8]Melih Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi Türk Sovyet İlişkilerinde Amerikan Faktörü, (İstanbul: Şema Yayınevi, 2006):31.

[9]Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı …,” 925.

[10]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri…, 296.

[11]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri..., 302.

[12]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri…, 296.

[13]Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi…, 27.

[14]Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi…, 28.

[15]Erik Jan Zürcher Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 29.Baskı (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009):342.

[16]Oral Sander, Siyasi Tarih 1919-1994, 15. Baskı (Ankara: İmge Kitabevi, 2007):259.

[17]Erel Tellal, “Sovyet dış Politikası ve Gromiko”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/931/11623.pdf, 262, [04.04.2015].

[18]Erel Tellal, “Sovyet dış Politikası ve Gromiko”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/931/11623.pdf, 252, [04.04.2015].

[19]Alexander L. George,“Strategies for Crisis Management”, Avoiding War, Ed. Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 381.

[20]George, “Strategies for…”, 381.

Perşembe, 10 Ekim 2013 18:37

2010 Mavi Marmara Baskını Krizi

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKA KRİZLERİ
KRİZ YÖNETİMİ BÜTÜNLEŞİK ÖZET TABLOSU   
         
GENEL BİLGİLER                 KRİZİN ADI   MAVİ MARMARA KRİZİ  
  DIŞ POLİTİKA KRİZİ AKTÖRLERİ   TÜRKİYE - İSRAİL  
  KRİZİ TETİKLEYEN BİRİM   DEVLET  
  HÜKÜMET YAPILARI  TÜRKİYE ÇOĞUNLUK HÜKÜMETİ  
    KARŞI TARAF KOALİSYON HÜKÜMETİ  
  SEÇİLMİŞ KARAR ALMA SÜRECİ AKTÖRLERİ TÜRKİYE    
    DEVLET BAŞKANI ABDULLAH GÜL  
    BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN  
    DIŞİŞLERİ BAKANI AHMET DAVUTOĞLU  
    SAVUNMA BAKANI M. VECDİ GÖNÜL  
    İÇİŞLERİ BAKANI BEŞİR ATALAY  
    GNKUR BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ  
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/ FERİDUN SİNİRLİOĞLU  
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
    RAKİP ÜLKE    
    DEVLET BAŞKANI SHIMON PERES  
    BAŞBAKAN BENYAMİN NETANYAHU  
    DIŞİŞLERİ BAKANI AVİGDOR LİBERMAN BENYAMİN NETANYAHU
    SAVUNMA BAKANI EHUD BARAK  
    İÇİŞLERİ BAKANI ELIYAHU YISHAI  
    GNKUR BAŞKANI RAU ALUF GABİEL ASHKNAZI  
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/ JOSEPH LEVI SAFRI  
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
         
  ÇATIŞMA - KRİZ İLİŞKİSİ   Mavi Marmara Krizi tekrar eden bir çatışmanın içerisinde ortaya çıkmamıştır.  
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAY   Filistin'e insani yardım taşıyan Gazze Filosu'nun en büyük parçası Mavi Marmara Gemisi'ne İsrail Savunma Kuvvetleri(IDF) tarafından Gazze'nin 72 Mil açığında askeri operasyon düzenlenmesi ve uygulanan ölçüşüz şiddet  
  KRİZİN SÜRESİ  KRİZİN TETİKLENME TARİHİ Türkiye açısından 31 Mayıs 2010 İsrail açısından 28 Mayıs 2010
    KRİZİN SONA ERME TARİHİ Kriz hali devam ediyor  
  KRİZİN TİPİ      
    Tarafları Açısından İki taraflı  
    Çıktığı Coğrafya Açısından Ortadoğu  
    Kriz - Zaman İlişkisi Açısından Gelişen Kriz  
    Krizi Çıkaran Tarafın Niyeti Açısından Kurgulanmış  
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAY     OLAYIN KATEGORİSİ Siyasi, İnsani, Hukuki ÖZET: -İstanbul Merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan İHH(İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı) ile Gazze Şeridi’ne içerisinde 10 Bin tonluk yardım malzemesi taşınması girişimi, filoya 31 Mayıs 2010’da İsrail tarafından askeri operasyon düzenlenmesi ve yaşanan ölçüsüz şiddet sonucunda Türkiye ve İsrail arasında bir dış politika krizi ortaya çıkmıştır. Bu durum Türk dış politikası açısından devlet dışı bir aktörün inisiyatifi ile gerçekleştirilen bir girişimin iki taraflı bir dış politika krizine dönüşmesinin özgün örneklerinden biridir. Kriz Türk karar alıcıların yardım girişimini sahiplenmeleri ile devletler boyutuna taşınmıştır. Mavi Marmara Krizi, doksanlı yıllarda geliştirilen askeri, siyasi ve diplomatik yakınlaşmaya geri dönülemez biçimde son vermiştir. Ayrıca krizin iki ülke arasındaki etkisi halen devam etmekte olup; taraflar halen kriz öncesi evreye geri dönememiştir.
    KRİZİN TETİKLEYİCİSİ İsrail'in Mavi Marmara gemisine askeri operasyon düzenlemesi  
    KRİZ TETİKLEYİCİSİNİN ŞEKLİ Doğrudan Şiddet  
    KRİZİ TETİKLEYEN OLAYA İLK TEPKİ Sözlü, siyasi  
KRİZ YÖNETİM ANALİZ SÜRECİ         KRİZ YÖNETİM EVRESİ                KRİZ BAŞLANGIÇ EVRESİ -Krizin tetikleyicisi olan davranışın içinde gerçekleştiği çatışma sürecinin uyaranlarının algılanması, değerlendirilmesine ilişkin evre Yardım hareketinin bir krize dönebileceği izlenimini veren ilk emareler 3 Nisan 2010’da İHH’nın Gazze’ye insani yardım ile birlikte içerisinde parlamenterler, aktivistler ve gazetecilerin olacağı filonun kamuoyuna ilan edilmesi ile başlamıştır.
    TIRMANMA EVRESİ -Krizin tetikleyicisi söz ve eylemin gerçekleştiği evre; savunmacı taraf için kriz algısına bağlı olarak tepki verme zorunluluğunun tartışıldığı süreç Krize özgü uyuşmazlığın çatışma durumuna tırmanmasına neden olan olay; yapılan tüm uyarılara rağmen aktivistlerin 27 Mayıs 2010’da İstanbul’dan hareket etmeleri ve daha sonra 30 Mayıs’ta diğer ülkelerden gelen gemilerle Kıbrıs’ın 40 deniz mili açığında buluşmalarıdır.
    KRİZ EVRESİ -Savunmacı tarafın krize özgü tepkisini kararlaştırdığı ve uyguladığı evre; kriz bu evrede yatay veya dikey tırmanabilir. Kriz yönetimi stratejilerine bağlı olarak stres ve gerginliğin yumuşamasına doğru gidiş... 31 Mayıs 2010'da gerçekleştirilen operasyondan itibaren 3 Haziran'da bütün aktivistlerin serbest bırakılmasına kadar geçen süre krizin etkisinin en yoğun ortaya çıktığı zaman dilimidir.
    KRİZ SONRASI EVRE -Taraflar arasında krizi sonlandıracak girişimlerde başarı sağlandığı takdirde kriz evresi sona erer. Sonrasında ise etkilerin gözlendiği evre başlar. Mavi Marmara Krizi sonra Türkiye-İsrail ilişkileri kriz öncesi duruma henüz dönmediği için kriz sonrası evre yoktur. Kriz hali devam etmektedir.
KRİZİN VE KRİZ YÖNETİMİNİN ÖZELLİKLERİ         KRİZ YÖNETİM STRATEJİLERİ                  ALGILANAN TEHDİDİN CİDDİYETİ -Karar alıcının "kriz"i tetikleyen söz ve eyleme temel değer, öncelikleri bakımından yüklemiş olduğu önem ve anlamın ölçüsü hakkında bilgi verir. Karar alıcı için tehdit ve saldırı ciddiyeti yüksek ise buna uygun kriz yönetim stratejileri seçilir. Uluslararası Sistem ve Bölgesel alt Sistemde Etki Kaybı
    RAKİBİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Krizi tetikleyen eylemi gerçekleştiren tarafın kriz yönetim stratejisi hakkında bilgi verir. OLDU BİTTİ STRATEJİSİ (FAIT A COMPLI)
    RAKİBİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ -Rakibin kriz sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet İçeren Çözüm ve Müzakere
    TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Türkiye'nin kriz sürecinde uygulamış olduğu kriz yönetim strtejileri hakkında bilgi verir. Sınırlı Tırmandırma
    TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ Türkiye'nin kriz yönetim sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet içermeyen Çözüm
    ŞİDDET SEVİYESİ -Kriz yönetim sürecinde taraflar arasında askeri şiddetin düzeyi hakkında bilgi verir. Şiddetten kasıt zarar verici silahlı çatışmanın gerçekleşmesidir. PSİKOLOJİK STRES VE BASKI YARATMA
ÇÜNCÜ AKTÖRLERİN YAKLAŞIMI       3. AKTÖR / UA ÖRGÜTLER     3. AKTÖR MÜDAHİL ÖRGÜT -Üçüncü  aktör olarak hangi uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. BM
    3. AKTÖR ULUSLARARASI ÖRGÜT MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. Kınama-Soruşturma
  3. AKTÖR / DEVLETLER     3. AKTÖR DEVLET -Üçüncü  aktör olarak hangi devletlerin, krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. ABD
    3. AKTÖR DEVLET MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak devletlerin, krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. ARABULUCULUK, DOSTANE GİRİŞİM
KRİZİN SONUCU       SONUCUN NİTELİĞİ -Krizin nasıl sonuçlandıırlmış olduğuna ilişkin bilgi verir. Kriz hali devam ediyor
    SONUCUN ŞEKLİ -Krizin  taraflar arasında hangi şekilde sonlandırıldığı hakkında  bilgi vermektedir. Kriz hali devam ediyor
KRİZ SONRASI STATÜ     -Kriz sonlandırılmış ise kriz sonrası süreçte taraflar arasındaki ilişkilerde nasıl bir statünün ortaya çıktığı hakkında  bilgi vermektedir. Kriz hali devam ediyor
KAYNAK ÖNERİSİ REFERANS ADI    
1 Ayşe Küçük, "Türkiye İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme" Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), 2015.
2 Tuğçe Kafdağlı, "Understanding The Mavi Marmara Crisis In Turkish-Israeli Relations", ECPR General Conference 2014, Glasgow University, 3-6 September 2014.
3 Gencer Özcan, “Aynalar Galerisi: Türkiye İsrail İlişkilerinde Yansımalar, Yanılsamalar ve Gerçekler”, Ortadoğu Analiz, c. 2. s. 18. (2010): 36-44.
4 Veysel Kurt, “İsrail 2010”, Ortadoğu Yıllığı 2010. Ed. Kemal İnat, Muhittin Ataman ve İsmail Numan Telci. İstanbul: Açılım Kitap, 2011: 165-193.
5  Geoffrey Palmer, “Report of the Secretary-General’s Panel of the Inguiry on the 31 May 2010 Flotilla Incident”. http://www.un.org/News/dh/infocus/middle_east/Gaza_Flotilla_Panel_Report.pdf  [25.11.2014].
6        
7        
8        
9        
 

 

 

Perşembe, 10 Ekim 2013 18:35

2003 Süleymaniye "Çuval" Krizi

2003 Süleymaniye Krizi

Özet 

Türkiye’nin Kuzey Irak’taki faaliyetlerinin ABD tarafından bir problem olarak görülmesi sonucunda ortaya çıkan Süleymaniye Krizi, o güne kadar müttefik iki ülke arasında yaşanmış olan en büyük dış politika krizi olmuştur. Kriz, “çuval olayı”  biçiminde isimlendirilerek basına yansımıştır. Her ne kadar ABD’nin Irak harekatına 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesinden ötürü doğrudan katkı sunmasa da Türkiye’nin bölgedeki faaliyetlerinin ABD’nin çıkarlarına aykırı olarak görülmesi,  hem müttefiklik ilişkileri hem de halklar arasında büyük bir tepkiye neden olmuştur. Krizin 4 Temmuz’da Türk askerilerinin başlarına çuval geçirilmek suretiyle ortaya çıkması, krizin tasarlanmış/kurgulanmış olduğu düşüncesini desteklemektedir. Ayrıca, Süleymaniye krizi TSK açısından ise kurumsal bir kriz örneğidir. Kriz, 4 Temmuz 2003’de başlamış; 7 Temmuz’da Türk askeri personeli serbest bırakılmıştır. 18 Temmuz’da Türk Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Sadık Ercan ile “çuval” operasyonunu gerçekleştiren Tümgeneral David Petraeus  arasındaki görüşme ile TSK ve ABD ortak faaliyet göstermek ve bilgi paylaşmak konusunda anlaştıklarını belirtmek mümkündür. Bu durumun Türkiyeli karar alıcılar tarafından da TSK’ya yönelik bir hareket olarak algılanması, olay sonrasında ABD’ye nota dahi verilmemesine ve krizin uyutulmasına neden olmuştur. Süleymaniye Krizi sonrası Türk-Amerikan ilişkilerindeki normalleşme ancak Başkan George W. Bush’un 24-27 Haziran 2004 tarihleri arasında gerçekleştirilen remi ziyareti ile sağlanmıştır. Krizin, 1 Mart Tezkeresi ile ilişkilendirilmesine neden olan; “ordunun oynaması gereken liderlik rolüne sahip çıkamadığı”nın altını çizen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in açıklamaları olmuştur. Ayrıca, Süleymaniye Krizi AK Parti/AKP hükümeti tarafından yönetilen ilk dış politika kriz olmuştur.


2003 Süleymaniye "Çuval" Krizi

ABD’nin ne zaman Irak’a saldıracağına yönelik tahminler 2002 yılının sonlarından itibaren yürütülmesine rağmen; aslında ABD’nin 1991 yılında başlayan savaşının belki de hiç bitmediğini söylemek yerinde olacaktır.[1]2002 Ağustos ayından itibaren ABD’de sunulan raporlara göre; Irak’ın kimyasal ve biyolojik silah tesislerini yeniden yapılandırdığı, Saddam’ın elinde 3200 ton kimyasal silahın bulunduğu, Irak’ın biyolojik savaş sistemlerine sahip olduğu ve nükleer tesislerinde çalışmalar yapıldığı vurgulanmıştır.[2]11 Eylül Saldırıları’nı büyük bir kırılma noktası olarak gören Bush yönetimi bu nedenle bütün dikkatini Irak’a yöneltmiştir.  29 Ocak 2002 tarihli Başkan Bush Kongre konuşmasında Irak’ı, Kuzey Kore ve İran ile birlikte “şer ekseni”[3] olduğunu ifade etmiş ve bu ülkeleri ABD’nin düşmanları arasında saymıştır. Ayrıca 1 Haziran 2002’de ilan edilen Bush Doktrini, ABD’nin “Amerikan çıkarlarını korumak, üstünlüğünü sürdürmek ve Amerikan ideallerini yaymak için ABD’nin sahip olduğu gücü kullanması” gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu kapsamda ABD’nin kendisine yönelik tehdit ortaya çıkmadan yok etmesi (pre-emtive war) gereği; küresel gücünü ve askeri üstünlüğünü sürdürmesi ve kendi ilkelerini bütün yaymasının bir görev olduğu vurgulamıştır.[4]Bu süreç Türkiye açısından Irak’ın sınır komşusu ve müttefiklik ilişkisi nedeniyle kuzeyden açılacak cephenin bir parçası olup olmamaya ilişkin bir karar alım süreci anlamına gelmektedir.

ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, 16-17 Temmuz 2002 tarihlerinde Ankara’ya gelerek “Türkiye katılsın ya da katılmasın Irak’a operasyonun kesin olarak düzenleneceğini ancak yine de Türkiye’nin desteğinin önemli olduğunu” belirtmiştir.[5]30 Temmuz’da ise ABD Ankara Büyükelçisi Mark Pearson, ABD’nin taleplerinin neler olabileceğini Türkiye’ye iletmiştir. Bu kapsamda İncirlik, Sabiha Gökçen, Muş, Batman, Diyarbakır, Malatya ve Silopi’deki üslerin ve askeri tesislerin yanı sıra İskenderun ve Mersin Limanları[6]’nın kullanılması talep edilmiştir.

Türkiye açısından Irak müdahalesi ise ABD ve İngiltere ile işbirliği fırsatını yeniden yakalamak, işgalden para kazanmak ve K. Irak’ta bir Kürt devletinin oluşumunu engellemek fikirleri üzerinden yaklaşılan bir nokta olmuştur. Türkiye, Körfez Savaşı’ndan ticari anlamda büyük zarar etmiş olması nedeniyle Irak müdahalesi için ABD’den 92 Milyar Dolar talep etmiş; ABD ise ancak 6 Milyar Dolar gibi bir rakam üzerinden gözden çıkarmıştır.[7]14 Ağustos’a gelindiğinde ABD’nin Türkiye’den muhtemel üs kullanmayı talep edeceği ve ittifakın gereği olarak bunu reddetmenin pek de mümkün olmadığı vurgulanıyordu. 26 Ağustos’ta ise ABD’nin stratejisinin güneyden Kuveyt kuzeyden ise Türkiye üzerinden Irak’a girmek ve Bağdat’ta buluşarak Saddam yönetimini devirmek olduğu Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’e iletildi.Erdoğan’ın henüz milletvekili ve dolayısıyla başbakan olmadığı dönemde, 10 Aralık 2002 tarihinde, ABD’ye gitmiş, başta Başkan Bush olmak üzere birçok üst düzey karar alıcı ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu görüşmelerde ABD’nin Irak’a müdahalesinde Türk askerinin de kullanılmasına yönelik ilk ipuçları ortaya çıktığı ve kimilerine göre Erdoğan, Bush’a askeri destek vermek konusunda söz vermiştir.[8]

Savaşın yaklaştığı dönemde, Irak harekatında ABD’nin Türkiye’den beklentisinin “tam ve sonuna dek işbirliği” olduğu ortaya çıktı. Bunun anlamı 80.000 asker ve 250 savaş uçağının Türkiye’de konumlandırılması, ayrıca çeşitli askeri üs ve tesislerin kullanılmasına izin verilmesidir.[9]Bu süreçte TBMM’den Türk askerlerinin yurtdışında askeri operasyon yapılmasına ilişkin görev tezkeresinin çıkartılması gerekmiştir. Bu süreçte tezkereye yönelik hazırlıklar devam ederken TBMM, 6 Şubat 2003’te Amerikan istihkam birliklerinin Türkiye’ye gelmesine izin vermiş; 10 Şubat’ta ise bir mutabakat muhtırası onaylanarak yürürlüğe girmiştir. 11 Şubat’tan itibaren Amerikan birliklerinin Türkiye’ye gelmeye başladığı göz önünde bulundurulduğunda 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den kesinlikle geçirileceğini yönünde bir algının olduğu aşikardır.[10]24 Şubat’ta Bakanlar Kurulu’nda Türkiye’nin 25 bini Irak’a geçmek üzere 62.000 asker, 255 uçak ve 65 helikopterin kabul edeceğini belirten ve ABD’nin harekata başlamasıyla sayısı Genelkurmay tarafından belirlenecek sayıda Türk askerinin Irak’a girmesini sağlayacak tezkereyi imzaya açmıştır.[11]Oylama, 1 Mart 2003 günü gerçekleştirilmiştir. Kamuoyunda “1 Mart Tezkeresi” olarak bilinen “Yurtdışına Asker Gönderme ve Türkiye’de Yabancı Asker Bulundurma” tezkeresi için gerçekleştirilen oylamaya 533 milletvekili katılmış; 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanılmıştır. Kabul oyları salt çoğunluğa (267) ulaşamadığı için tezkere kabul edilmemiştir. AKP içerisinden 66 milletvekili tezkereye ret oyu verirken, 19 milletvekili çekimser oy kullanmıştır.[12]Tezkerenin reddedilmesi Türkiye, ABD ilişkilerinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Ancak bu sonucun ardından Türkiye ABD ile doğrudan doğruya karşı karşıya gelmekten kaçınmıştır ve 20 Mart 2003’te ABD’nin Türk hava sahasını kullanmasına izin vermiştir.

Tezkere nedeniyle sarsılan Türkiye-ABD ilişkileri açısından 90’lı yıllardan itibaren Irak’ta konumlandırılan irtibat ofisleri ise sorunlu hale gelmiştir. 22 Nisan’da Türkiye’den Kerkük’e giden insani yardım konvoyuna koruma sağlayan Türk Özel Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir tim günü ABD askerleri tarafından gözaltına alınıp, ertesi gün sınır dışı edilmiş, ayrıca bu personel hakkında “bir daha K. Irak’a hiçbir şekilde giremeyeceklerine” dair nota verilmiştir.[13]Toplantının gündemi Türk Özel Kuvvelerinin K. Irak’taki varlığıdır. 22-23 Nisan’da Erbil’de Birleşik Ortak Özel Operasyon Görev Gücü Kuzey Komutanı Albay Charles Cleveland ve Silopi’deki Türk Özel Kuvvetler Üssü Komutan Yardımcısı Albay Hasan Özdemir arasında yapılan görüşmede; Kuzey Irak’ta Türk askeri personelinin koalisyon tarafından müsaade edilmemiş bütün faaliyetlerine son vermesi istenmiştir. [14]1 Mart Tezkeresi’nden sonra Türkiye-ABD arasında  Türkiye’nin Kuzey Irak’taki faaliyetleri konusunda bir çatışmanın 22 Nisan itibariyle ortaya çıktığı gözlemlenebilir.

            Süleymaniye Krizi Türkiye-ABD arasında meydana gelmiştir. Bu dönem Türkiye’de Kasım 2002 seçimlerinden sonra AKP’nin yeni iktidara geldiği bir zaman diliminde, partinin ilk çoğunluk hükümetinin yönettiği ilk dış politika krizidir. Kriz 59. Hükümet tarafından yönetilmiştir. Türkiye’de Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan ise başbakandır. Başbakan yardımcıları ise Mehmet Ali Şahin, Abdüllatif Şener, ve Abdullah Gül’den oluşmaktadır. Bu dönemde savunma Bakanı Vecdi Gönül, Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tür.[15]

            Krizin diğer tarafı ABD’de ise; Başkan George W. Bush, Genelkurmay Başkanı Richard B. Myers, Savunma Bakanı, Donald Rumsfeld ve Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’dir. Kriz tek kutuplu sistemde, bölgesel alt sistem içerisinde meydana gelmiştir. Krizin coğrafyası Ortadoğu’dur. Krizin karşı tarafı ABD, baskın bir aktör olarak öne çıkmıştır. Zaten Irak Savaşı, bölgesel alt sistemde, 20 Mart 2003’ten itibaren büyük bir çatışma oluşturmuştur. Krizi tetikleyen birim devlet olarak ABD’dir. Kriz temel olarak iki taraflı bir dış politika krizi özelliği göstermektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı olarak Süleymaniye ve Erbil gibi kentlerde uzun zamandır irtibat ofisleri mevcuttur. Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı olan bu ofiste, 1400 ile 2000 arasında Türk askeri ve 1 tank taburu bulunduğu bilinmektedir.[16]Hüsnü Mahalli, Süleymaniye’de bulunan Türk irtibat bürosunun 1998 yılından itibaren o bölgede faaliyetlerini sürdürdüğünü; Ankara ve Kürt liderler arasında yapılan bir antlaşmanın parçası olarak bölgede bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca irtibat ofisinin temel görevi, Kürt liderler arasında 1997’de sağlanan ateşkesi kontrol etmek ve buna ek olarak bölgede faaliyet gösteren PKK elemanlarına karşı mücadele etmektir.[17]ABD’nin Irak işgalinin 20 Mart 2003’te Irak’ı işgal etmeye başlamasından itibaren, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Irak’taki faaliyetlerinden rahatsız olmaya başladığı anlaşılmaktadır. 4 Temmuz 2003’te 100 civarında ABD askeri ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) peşmergeleri, Süleymaniye kentindeki irtibat ofisine bir operasyon gerçekleştirmiş 3’ü subay 8’i astsubay olmak üzere 11 Türk askerini “yasadışı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle[18]başlarına çuval geçirerek göz altına almış ve Kerkük’e götürmüştür. Basında yansıyanlara bölgedeki tim komutanı Amerikalıları kapıda karşılamıştır.[19]

Türkiye açısından krizi tetikleyen Türk askerlerinin başlarına çuval geçirilerek göz altına alınmalarıdır. Olayın 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nde -yani 3 günlük resmi tatil döneminde meydana gelmesi- ABD’nin bu tarihi özellikle seçtiği iddialarına neden olmuştur. ABD’nın standart göz altı prosedürünün bir parçası olan bu uygulama, Türkiye’de büyük tepki ile karşılanmıştır. Türk askerleri 2 gün sonra serbest bırakılmasına rağmen Türk askerinin Kuzey Irak’taki varlığı ABD tarafından “sorun çıkaracak unsurlar arasında” net biçimde ortaya çıkmıştır.[20]Olay esnasında Türk timi ile birlikte göz altına alınan İngiliz yazar Michael Todd’un anlattığına göre; Türk Özel Kuvvetler Komutanı, Amerikalı siyah bir asker tarafından tekmelenmiş; sonrasında büro önünde başlarına çuval geçirilmiş, şehir merkezinden geçirilerek halka teşhir edilmiştir.[21]Aslında Türk askerlerinin tam olarak serbest bırakılmasının Başbakan Erdoğan’ın Dick Chaney ile telefonda görüşmesinden 55-60 saat sonra gerçekleştirildiği belirtilmektedir.[22]Kamuoyunda “Çuval olayı” ya da “Süleymaniye Krizi” olarak isimlendirilen bu hadise Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan en büyük kriz olduğu söylenmiştir. Süleymaniye Krizi’nin ilk aşaması- 4 Temmuz’dan 7 Temmuz’a kadar geçen süreç aslında bir kurumsal krizdir.

Wikileaks Belgeleri’ne göre ise Türk askerlerinin göz altına alınma gerekçesi “Türklerin Kerkük valisini öldürmeyi planladıkları” şeklindeki iddialardır. Sürece ayrıntılarıyla yer veren belge Türk askerlerinin göz altına alındıklarını Türkiye Büyükelçiliği’nin ikindi saatlerinde öğrendiğini ortaya koymaktadır. Yine aynı belge Türk hükümetinin, olayın çözüme kavuşturulması için, şu hususları da içerecek şekilde, hızla harekete geçilmesini talep ettiğini söylemektedir: “Gözaltına alınanların derhal serbest bırakılması, olayın tümüyle soruşturulması, kararın sorumlularının belirlenmesi ve gerekli tedbirin alınması, soruşturmanın sonuçlarının Türk hükümetiyle paylaşılması[23]istenmiştir. Olay sonrasında ise Amerikalılar bölgeye alt düzey bir subay göndermiştir. Uzgel’in belirttiğine göre Türkiye’de karar alıcılar bunu ABD’nin TSK’ya yönelik bir operasyonu olarak algılamış, “Çuval olayı” için ABD’ye nota dahi verilmemiştir. 8 Temmuz 2003’te AKP meclis grubu toplantısında konuşan Erdoğan neden ABD’ye nota verilmediği yönündeki eleştirilere “ne notası, müzik notası mı veriyorsun?... İki tane ortak arasında dargınlık olduğu zaman, bu dargınlığı nasıl gideririz, ona çalışılır. Ortak, 'yanlış yapıldı' diye ortaklığı bozmaz[24]demiştir. Olay sonrasında toplanan ilk MGK’dan Irak konusunda herhangi bir açıklama gelmemiştir. Dolayısıyla Süleymaniye Krizi, Türkiye’nin iç politikasındaki güç mücadelesine dair bir sorun olarak görülmüştür.[25]Ancak burada olayın ilginç yanı olayı 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesine bağlayanların o dönemde askerin tavrının Irak’a girmek yönünde olduğunu göz ardı etmeleridir. Ak’ın belirttiğine göre, “Genelkurmay ise krizin [Süleymaniye Krizi] hemen ardından ortaya koyduğu sert tavrın aksine, zaman içerisinde Irak’a asker gönderme kararının doğru olacağını savunmuş hatta Cumhurbaşkanı’nın ikna edilmesinde en büyük pay TSK’ya ait olmuştur”. Zaten 1 Mart Tezkeresi öncesinde de TSK’nın Kuzey Irak’a harekâtında ABD’ye destek verilmesinden yana olduğu bilinmektedir. Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer, -operasyonun uluslararası meşruiyeti bulunmadığı için- Türkiye’nin bu operasyonda yer almasını doğru bulmamıştır.[26]Bu noktada Yaşar Büyükanıt’ın  uluslararası meşruiyette ısrar etmenin doğru olmadığını vurguladığı “Olması mümkün olmayan kararları beklerseniz yanlış̧ karar verirsiniz. Kapımızın yanı başındaki yangına kayıtsız kalamayız[27]ifadesi ile Cumhurbaşkanı Sezer ve diğer çevreleri ikna etmekte önemli olmuştur.[28]

ABD, 1 Mart Tezkeresi’nin meclisten geçmemesini Türk ordusuna bağlamıştır. Wolfowitz bir röportajında “Ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve de oynamaları gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkamadı[29]demiştir. Murat Yetkin’in o dönemde yazdığı bir köşe yazısında ise;

“Wolfowitz'in 'askerin liderlik' sorunu olarak yaptığı eleştirinin altında, asker, yani orgeneral Özkök'ün neden 28 Şubat MGK'sında ağırlığını koymadığı sorusu yatıyor. Bu Genelkurmay Başkanı Özkök'e yapılan insafsız bir eleştiri gibi duruyor. Wolfowitz, Türkiye siyasetine, ordunun liderlik rolünü tartışacak kadar dahil olmuş görünüyor. Wolfowitz, Türkiye'de asıl karar vericinin ordu olduğu iddiasında”[30]

demiştir. Bu açıdan Süleymaniye Krizi, hem bir yönüyle, tezkereye bağlı hem de münferittir. Ancak, Wolfowitz’in ifadeleri nedeniyle birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi de güçtür.

Süleymaniye Krizi’ne yönelik tepki de yine ordu mensuplarından gelmiştir. O dönemde ABD’de bulunan Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon Genelkurmay’dan gelen emirle Türkiye’ye geri dönmüştür. Tolon, Türk askerlerinin yerlerinin ve sayılarının bilinmesine rağmen ABD’nin bu girişiminin, NATO müttefikliğine ve dostluğa sığmadığını [31]ifade etmiştir.  Olay, hem kamuoyu hem de TSK tarafından kabul edilemez bulunsa da; sözlü tepki dışında herhangi bir tepki ortaya konulmamıştır.

Olaydan iki hafta sonra, 18 Temmuz 2003’te ise Kuzey Irak’ta bulunan Türk Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Sadık Ercan ile “çuval” operasyonunu gerçekleştiren Tümgeneral David Petraeus ile bir buluşma gerçekleştirmiştir. Bu buluşma genel olarak konuşulan şey çuval operasyonunu gerçekleştiren ABD’nin 173. Hava indirme timinin Türklerle çok da iyi bir şekilde çalışmadıkları olmuştur. Ayrıca Petreaus, “askeri olayların ardından askerin politikaya dahil olmasından kaçınmak için hem Türk hem de Amerikan askeri personelinin dikkatli olması” gerektiğini vurgulamıştır. Buna ek olarak Tümgeneral Ercan’ın belirttiği gibi bölgede 1992’den itibaren faaliyet gösteren Türk subayları deneyimli olduklarını ve ellerindeki bütün istihbaratı ABD ile paylaşmak istediklerini ifade etmiştir. Bu nedenle ABD ile haftalık toplantılar yapılmasına karar verilmiştir.[32]Dolayısıyla temel sorunun ABD’nin işgal ettiği Irak’ta faaliyet gösteren Türk irtibat birimi olduğu göz önünde bulundurulduğunda Ercan ve Petreaus tarafından yapılan bu görüşme üzerinden bir “zımni uzlaşı” gerçekleştirildiği söylenebilir.

Aslında Süleymaniye krizinde bir kriz yönetim süreci gerçekleştirip gerçekleştirilmediği de muammadır. Bu noktada Türkiye’nin süper güçler ile yaşadığı bütün krizlerde stratejik bir seçenek olarak uyuma/uyutulmanın seçildiği bilinmektedir. Neoklasik realizmin bir değişkeni olan taraflar arasındaki maddi kapasitelerinin dış politika krizlerinde ülkeleri ödün vermeye zorlaması mümkündür. Türkiye krizin kendi aleyhine gelişmekte oluşuna bağlı olarak ödün vererek veya krizi uyutmayı tercih ederek kriz sürecini dondurmuştur. ABD, kriz sürecinde ya da sonrasında Türkiye’ye karşı özür anlamına gelecek bir ifade de kullanmamıştır. Hatta Türk Kamuoyunda “çuvalcı general” olarak bilinen General Petraeus, Irak’ta ABD merkez Komutanlığı görevine terfi ettirilmiş ve bu görev dolayısıyla Türkiye’de hem kabul görmüş hem de muhatap alınmıştır. Süleymaniye krizinde krizi tetikleyen eylem Türkiye bakımından kabul edilmesi kolay olmayan, travma yaratacak şekilde gerçekleşmiştir. Bu nedenle Süleymaniye krizinde Türkiye’nin bir kriz yönetim stratejisi belirsizdir.  Türkiye’de karar alıcılar krize yalnızca sözlü tepki vermişler, diplomatik hamleler yapmışlardır. Süleymaniye krizinde Türkiye’nin kriz yönetim tekniği müzakeredir.  18 Temmuz’da yapılan görüşme, bir pazarlık yapıldığını ortaya koymaktadır. Genel anlamda olayın askeri ve siyasi bir kriz olduğunu söylemek mümkündür. ABD’nin Süleymaniye Krizi’ndeki kriz yönetim stratejisi “şantaj”dır. Türkiye açısından ani bir kriz örneği iken; ABD tarafından “kurgulanmış” bir olma özelliği göstermektedir. 2003 yılında Süleymaniye Krizi/Çuval Olayı, Türkiye’nin askerini dahi koruyamayacak bir ülke olduğu imajına neden olması açısından prestij krizine örnek teşkil etmektedir. Kriz konusu içeriğine göre diplomatik-siyasi ve askeri güvenlik krizi özellikleri göstermektedir. Süleymaniye Krizi’nde tetikleyici eylem Türkiye toprakları dışında olmakla birlikte; şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak değerlendirilebilir. Zira, Türk İrtibat timinin göz altına alınması sırasında çeşitli şiddet olayları yaşanmasına rağmen Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri Grubu tarafından “şiddet”, “kurşun atılmış mı?” sorusunun cevabı olarak ele alınmıştır. Sonuç olarak kriz uyutulmak suretiyle uzlaşılarak çözülmüştür.   

 

 


[1]Selin M. Bölme, İncirlik Üssü: ABD’nin Üs Politikası ve Türkiye, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013): 363.

[2]Füsun Türkmen, Kırılgan ittifaktan Model Ortaklığa: Türkiye-ABD ilişkileri, (İstanbul: Timaş yayınevi, 2012): 196.

[3]Bush State of the Union Address, http://edition.cnn.com/2002/ALLPOLITICS/01/29/bush.speech.txt/,   02.01.2013

[4]ABD’nin Çekilmesinin Ardından Irak Politikasının Bölgesel ve Küresel Etkileri, Orsam Rapor No:77 http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/2011127_orsamreportt_77_tr.pdf, s.10

[5]“Wolfowitz: Irak’a Operasyon Konusunda kararlıyız”, Hürriyet, [16.07.2002].

[6]Selin M. Bölme, İncirlik Üssü: ABD’nin Üs Politikası ve Türkiye, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013): 365.

[7]Haluk Gerger, ABD, Ortadoğu, Türkiye, 5. Baskı, (İstanbul: Yordam Kitap, 2012):449-450.

[8]Ömer Ak, “Dış Politika Analizi ve Liderlik: Süleymaniye Krizi Sürecinde RT Erdoğan Örneği”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara: Ankara Üniversitesi SBE, 2009):145.

[9]Bölme, İncirlik Üssü...”, 366-367.

[10]Füsun Türkmen, Kırılgan İttifaktan Model Ortaklığa: Türkiye-ABD ilişkileri, (İstanbul: Timaş yayınevi, 2012):200.

[11]Murat Yetkin, Tezkere: Irak Krizinin Gerçek Öyküsü, 2. Baskı (İstanbul:Remzi Kitabevi, 2004): 162.

[12]Ömer Ak, “Dış Politika...”, 126.

[13] “ABD taburunu Habur’dan yasadışı geçiren komutan kim”, http://odatv.com/abd-taburunu-haburdan-yasadisi-geciren-komutan-kim-0912131200.html, [17.12.2015].

[14] “ABD çuval geçirmeden önce ültimatom vermiş!”, Vatan, 31 Mart 2011.

[15] Krize özgü çatışmaya neden olan olaya ilişkin olarak herhangi bir eylemde bulunulmadığı ya da karşılık verilmediği, krizin uyutulması tercih edildiği için bu hükümetleri günümüze 64. Hükümet döneminde kadar getirmek de mümkündür. 

[16]İlhan Uzgel, “ABD ve NATO ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası Cilt 3, (ed) Baskın Oran, İstanbul İletişim Yayınları, 2013): 277. 

[17]Hüsnü Mahalli, Tezkereden Tezkereye Gerçekler, (İstanbul: İskele Yayıncılık, 2006): 113.

[18]Ali Balcı, Türkiye Dış Politikası: İlkeler, Aktörler, Uygulamalar, (İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2003): 265. Daha sonra Fikret Bila’ya röportaj veren dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ABD’nin yanlış istihbarat aldığını ve Süleymaniye’de bulunan “Türk timinin yeşil hattın güneyinde operasyona hazırlandıkları gerekçesiyle göz altına alındıklarının ABD’li muhatapları tarafından kendisine iletildiğini” belirtmiştir.  Fikret Bila, “ABD askerleri bazen aptalca şeyler yapar”, Milliyet, 3 Ekim 2007.

[19]“Türk Milleti Çuval Olayını (4 Temmuz) Unutmayacak”, http://www.turkishnews.com/content/2015/07/05/turk-milleti-cuval-olayini-4-temmuz-2003-unutmayacak/, [12.10.2015].

[20]Ömer Ak, “Dış Politika...”,  128.

[21]Faruk Zapçı, “Çuval Davası”, Hürriyet, 24 Ekim 2003.

[22]İlhan Uzgel, “ABD ve NATO...”, 278.

[23]“'Çuval olayı'nın perde arkası WikiLeaks'te”, Taraf, 4 Nisan 2011.

[24]“Erdoğan'dan Muhalefete "Nota" Eleştirisi”, Hürriyet, 8 Temmuz 2003.

[25]İlhan Uzgel, “ABD ve NATO...”, 278.

[26]“Erdoğan 1 Mart'ta devlete yenildi!”, Vatan, 25 Mart 2011.

[27]“Çankaya'da Irak zirvesi”, Hürriyet, 11 Ağustos 2003.

[28]Ömer Ak, “Dış Politika...”, 140.

[29]Soner Yalçın, “Darbeyi sadece askerler mi yapar”, Hürriyet, 17 Ocak 2009.

[30]Murat Yetkin, “Asker, liderlik, Amerika ve Irak”, Radikal, 7 Mayıs 2003.

[31]Ömer Ak, “Dış Politika...”, 160.

[32]Tolga Tanış, “Potus & Beyefendi: 2002 Gün Türkiye-Amerika İlişkilerinin İnişli Çıkışlı Hikayesi, 8. Baskı, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015): 460-466. 

Perşembe, 10 Ekim 2013 18:31

1997 S-300 Füzeleri Krizi

 
TÜRKİYE DIŞ POLİTİKA KRİZLERİ    
KRİZ YÖNETİMİ BÜTÜNLEŞİK ÖZET TABLOSU       
         
GENEL BİLGİLER                 KRİZİN ADI   S-300 Füze Krizi  
  DIŞ POLİTİKA KRİZİ AKTÖRLERİ   Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi  
  KRİZİ TETİKLEYEN BİRİM   Devlet  
  HÜKÜMET YAPILARI  TÜRKİYE KOALİSYON (54. Hükümet=RP-DYP / 55. Hükümet=ANAP-DSP-DTP)
    KRY-YUNANİSTAN    
  SEÇİLMİŞ KARAR ALMA SÜRECİ AKTÖRLERİ TÜRKİYE    
    DEVLET BAŞKANI Süleyman Demirel  
    BAŞBAKAN Necmettin Erbakan Mesut Yılmaz
    DIŞİŞLERİ BAKANI Tansu Çiller İsmail Cem
    SAVUNMA BAKANI Turhan Tayan İsmet Sezgin
    İÇİŞLERİ BAKANI Meral Akşener Murat Başesgioğlu
    GNKUR BAŞKANI İsmail Hakkı Karadayı Hüseyin Kıvrıkoğlu
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
    RAKİP ÜLKE    
    DEVLET BAŞKANI Glafkos Klerides  
    BAŞBAKAN    
    DIŞİŞLERİ BAKANI Alekos Michaelides Yannakis Kasulides
    SAVUNMA BAKANI Kostas İliades  Georgios Haralambidis /Yiannakis Omirou
    İÇİŞLERİ BAKANI    
    GNKUR BAŞKANI    
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
    BÜYÜKELÇİ/DANIŞMAN/BÜROKRAT/    
         
  ÇATIŞMA - KRİZ İLİŞKİSİ   -Kriz bir çatışma sürecinde tetikleyici bir sözsel/eylemsel [askeri] girişimin devamında ortaya çıkıyor ise çatışma-kriz ilişkisini açıklayacak bilgi girilir Kriz çatışma kriz ilişkisi bakımından değerlendirildiğinde krizin Kıbrıs ateşkesi içerisinde tekrarlayan bir çatışma özelliği gösterdiği görülmektedir. Kıbrıs uyuşmazlığı daha önce defalarca kriz yaratmıştır.
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAY   -Çatışmayı krize tetikleyen somut-özgül sözsel/eylemsel davranışın ne olduğu açıkça belirtilir  GKRY'NİN S-300 FÜZE ANLAŞMASINI YAPMASI
  KRİZİN SÜRESİ  KRİZİN TETİKLENME TARİHİ -Krizi başlatan tetikleyici davranışın ortaya çıktığı tarih açıkça belirtilir 05.01.1997 / GKRY'nin Rus Devlet Silah Şirketi Rosvoorujenie'den S-300 füze savunma sistemlerini alacağını ilan etmesi
    KRİZİN SONA ERME TARİHİ -Krizin sonlanma tarihi açıkça belirtilir 30.12.1998 / 30 Aralık 1998’de ise Kıbrıs Rum Yönetimi, S-300 füzelerini adaya konuşlandırmamaya karar verdiğini duyurması
  KRİZİN TİPİ      
    Tarafları Açısından Dış Politika Krizi  
    Çıktığı Coğrafya Açısından Doğu Akdeniz  
    Kriz - Zaman İlişkisi Açısından Gelişen Kriz S-300 Füze Krizi, genel olarak Kıbrıs sorunu üzerinden temellendirilen bir kriz özelliği gösterdiği için krizin gelişen bir krizdir. Krizin tırmanma eğilimi ve krize neden olay zamana yayılarak ortaya çıkmıştır. Kıbrıs adasında silahlanma sorunu 1960’lı yıllardan itibaren mevcuttur. Türkiye açısından kriz konusu olan olay S-300 Füzelerinin henüz imal edilmemiş olmakla birlikte; Kıbrıs’a yerleştirilecek olması krize neden olmuştur.
    Krizi Çıkaran Tarafın Niyeti Açısından Kurgulanmış S-300 Füzeleri Krizi bir tasarlanmış/kurgulanmış kriz örneğidir. GKRY Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides yaptığı bir açıklamada bu krizin Dünya gündeminde Kıbrıs Sorunu’nun öneminin azalması üzerine bilinçli olarak ortaya atıldığını belirtmiştir.
  KRİZİ TETİKLEYEN OLAY     OLAYIN KATEGORİSİ Askeri-Siyasi-Hukuki ÖZET: -S-300 Füzeleri Krizi, hem Kıbrıs adasındaki ateşkes sonrası gerçekleştirilmeye çalışılan bir silahlanma faaliyeti, hem de Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin hava üstünlüğünü tehdit etme potansiyeline sahip bir kriz olarak Türkiye ve GKRY arasında 5 Ocak 1997’den 30 Aralık 1998’e kadar etkili olmuştur. Kıbrıs Adasına yerleştirilmesi planlanan S-300 füzeleri aynı zamanda yerleştirilecek füze rampaları ile Doğu Akdeniz’de bölgede çıkarı bulunan bütün devletleri etkileme potansiyeline sahiptir. Kriz, bölgesel alt sistem açısından bir yanda Rusya’nın Doğu Akdeniz’de etkinliğini arttırması ihtimalini ortaya çıkarırken diğer yandan füzeler üzerinden ortaya çıkacak bir uyuşmazlık NATO’nun güney kanadını Türkiye ve Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesi tehdidini içermiştir. Bu nedenle S-300 Füzeleri Krizi NATO ittifakının geleceği açısından da özel bir öneme sahiptir. Türkiye, kriz sürecinde Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde birlikte hareket eden Yunanistan ve GKRY ile olduğu kadar; aynı zamanda Rusya ile silah satışının durdurulması için görüşmüştür. Kriz, Doğu Akdeniz’de Rusya Federasyonu ve ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde önemli karşılaşmalarından biri olarak da görülebilir. Krizde ayrıca GKRY’nin Kıbrıs’ı AB gündemine taşıması politikası etkili olmuştur. Bu dönemde Dünya politikasının ilgi alanı olmaktan uzaklaşan Kıbrıs sorunu S-300 Füzeleri krizi ile birlikte yeniden Dünya gündemine taşınmıştır. S-300 Füzeleri Krizi, dünyanın ilgisini tekrar Kıbrıs’a kaydıran tasarlanmış/kurgulanmış bir kriz örneğidir.
    KRİZİN TETİKLEYİCİSİ GKRY'nin Rus Devlet Silah Şirketi Rosvoorujenie'den S-300 füze savunma sistemlerini alacağını ilan etmesi  
    KRİZ TETİKLEYİCİSİNİN ŞEKLİ ŞİDDET İÇERMEYEN ASKERİ, DIŞ DEĞİŞİM  
    KRİZİ TETİKLEYEN OLAYA İLK TEPKİ Sözlü Tepki , Siyasi ve Şiddet İçermeyen Askeri Eylemleri de Kapsayan çoklu Tepki  
KRİZ YÖNETİM ANALİZ SÜRECİ         KRİZ YÖNETİM EVRESİ                KRİZ BAŞLANGIÇ EVRESİ -Krizin tetikleyicisi olan davranışın içinde gerçekleştiği çatışma sürecinin uyaranlarının algılanması, değerlendirilmesine ilişkin evre Satın alınma kararı Türkiye'nin güvenlik endişelerini tehdit etmiştir. Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan Füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmeleri halinde her türlü önlemin alınacağını açıklamış; dönemin Dışişleri Bakanı Tansu Çiller S-300'lerin vurulabileceğinden bahsetmiştir.
    TIRMANMA EVRESİ -Krizin tetikleyicisi söz ve eylemin gerçekleştiği evre; savunmacı taraf için kriz algısına bağlı olarak tepki verme zorunluluğunun tartışıldığı süreç 25 Ocak 1997'de Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı savaş gemileri KKTC'yi ziyaret etmiş, Türk Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı " KKTC'nin güvenliği için elimizden gelen herşeyi yapacağız" açıklamasında bulunmuştur. Bu dönemde Kıbrıstaki Rus Büyükelçisi Georgi Muradov, Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimini vurması halinde ülkesinin bu duruma ilgisiz kalmayacağını ifade etti. 20 Ocak 1997'de Türkiye Yunanistan ve GKRY (1993 Ortak Savunma Politikası ve Ortak Savunma ALanı Antlaşması) arasındaki ilişkilere benzer biçimde bir Ortaklık Konseyi Antlaşması imzalanacağını, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yapılan bir saldırının aynı zamanda Türkiye'ye yapılmış sayılacağını açıkladı. 18 Haziran 1998'de Türkiuye Yunanistan 4 adet F-16 savaş uçağını GKRY Baf askeri havaalanına indirmesi üzerine Türkiye 6 adet F-16 savaş uçağını KKTC'ye göndermiştir.
    KRİZ EVRESİ -Savunmacı tarafın krize özgü tepkisini kararlaştırdığı ve uyguladığı evre; kriz bu evrede yatay veya dikey tırmanabilir. Kriz yönetimi stratejilerine bağlı olarak stres ve gerginliğin yumuşamasına doğru gidiş... Türkiye, füzelerin adaya yertleştirilmesi halinde adanın ve Türkiye'nin güvenliğini tehdit edeceği açıklaması ve adadaki Türk halkının güvenliğini garanti etmesi her türlü askeri önlemin gündemde olduğunu açıklamsı üzerine S-300'Lerin Yunanistan'a verilerek kurulmadan Girit'e gönderilmesi kararı verilmiştir.AB, ABD ve Türkiye bu karara olumlu yaklaşmıştır. Aralık 1998'de BM Güvenlik Konseyi aldığı kararda Kıbrısta asker ve silahlandırma düzeyini azaltmaya ve sınırlandırmaya çağırmıştır. 30.12.1998'de Kıbrıs Rum yönetimi S-300 füzelerini adaya konuşlandırmama karar aldığını açıklamıştır.
    KRİZ SONRASI EVRE -Taraflar arasında krizi sonlandıracak girişimlerde başarı sağlandığı takdirde kriz evresi sona erer. Sonrasında ise etkilerin gözlendiği evre başlar. S-300 füzelerinin Kıbrıs'a yerleştirilmemesi üzerine ilişkiler normal seyrine geri dönmüştür.
KRİZİN VE KRİZ YÖNETİMİNİN ÖZELLİKLERİ         KRİZ YÖNETİM STRATEJİLERİ                  ALGILANAN TEHDİDİN CİDDİYETİ -Karar alıcının "kriz"i tetikleyen söz ve eyleme temel değer, öncelikleri bakımından yüklemiş olduğu önem ve anlamın ölçüsü hakkında bilgi verir. Karar alıcı için tehdit ve saldırı ciddiyeti yüksek ise buna uygun kriz yönetim stratejileri seçilir. Sınırlı Askeri Tehdit-Saygınlık ve Hak Kaybı Doğuracak Tehdit
    RAKİBİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Krizi tetikleyen eylemi gerçekleştiren tarafın kriz yönetim stratejisi hakkında bilgi verir. Sınırlı Tersine Çevrilebilir Sınama
    RAKİBİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ -Rakibin kriz sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet İçermeyen Çözüm
    TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM STRATEJİSİ -Türkiye'nin kriz sürecinde uygulamış olduğu kriz yönetim strtejileri hakkında bilgi verir. Zorlayıcı Diplomasi; Türkiye ve GKRY arasındaki güç asimetrisi kriz yönetiminde zorlayıcı diplomasinin seçilmesini kolaylaştırmıştır. Türkiye zımni bir ültimatom uygulayarak bütün politikasını S-300 füzelerinin Kıbrıs’a getirilmemesi ve konuşlandırılmasını engellemek üzerinden kurgulamamıştır. Baskıyı kademeli olarak arttırma stratejisinde hedef ülke istemi yerine getirmek istemediğinde ise askeri önlemler kullanılarak güç ve kararlılık ifadesi pekiştirilmesi sağlanmıştır.
    TÜRKİYE'NİN KRİZ YÖNETİM TEKNİĞİ Türkiye'nin kriz yönetim sürecinde hangi kriz yönetim tekniklerinden yararlandığı hakkında bilgi verir. Şiddet içermeyen askeri
    ŞİDDET SEVİYESİ -Kriz yönetim sürecinde taraflar arasında askeri şiddetin düzeyi hakkında bilgi verir. Şiddetten kasıt zarar verici silahlı çatışmanın gerçekleşmesidir. İBRET VERİCİ GÜÇ KULLANMA TEHDİTİ
ÜÇÜNCÜ AKTÖRLERİN YAKLAŞIMI       3. AKTÖR / UA ÖRGÜTLER     3. AKTÖR MÜDAHİL ÖRGÜT -Üçüncü  aktör olarak hangi uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. NATO
    3. AKTÖR ULUSLARARASI ÖRGÜT MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak uluslararası, bölgesel örgütlerin krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. Askeri ve Siyasi Destek
  3. AKTÖR / DEVLETLER     3. AKTÖR DEVLET -Üçüncü  aktör olarak hangi devletlerin, krizi sonlandırmaya yarayacak girişimlerde bulunduğuna ilişkin bilgi verir. ABD ve İngiltere
    3. AKTÖR DEVLET MÜDAHALESİ -Kriz sürecinde üçüncü aktörler olarak devletlerin, krizi sonlandırmak amacıyla yapmış oldukları girişimlerin niteliği hakkında bilgi verir. Askeri ve Siyasi Destek-Arabuluculuk
KRİZİN SONUCU       SONUCUN NİTELİĞİ -Krizin nasıl sonuçlandıırlmış olduğuna ilişkin bilgi verir. -Krizin nasıl sonuçlandırılmış olduğuna ilişkin bilgi verir.
  ÜSTÜNLÜK SAĞLAYICI SONUCUN ŞEKLİ -Krizin  taraflar arasında hangi şekilde sonlandırıldığı hakkında  bilgi vermektedir. Tek Taraflı Deklerasyon
KRİZ SONRASI STATÜ     -Kriz sonlandırılmış ise kriz sonrası süreçte taraflar arasındaki ilişkilerde nasıl bir statünün ortaya çıktığı hakkında  bilgi vermektedir. S-300 Füze Krizi öncesinde olduğu gibi Türkiye'nin resmi olarak GKRY tanımadığı duruma geri dönülmüştür.
KAYNAK ÖNERİSİ REFERANS ADI      
1 Gülden AYMAN, Tırmandırma Siyasetinde Bir Örnek: S-300 Krizi, Ankara: Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, 2000   
2 Fuat AKSU, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008.   
3 Soyalp TAMÇELİK, Kıbrıs’ta Güvenlik Stratejileri ve Kriz Yönetimi, Ankara:ODTÜ Yayınları, 2009.   
4 Gencer ÖZCAN (Yay. Haz) , Onbir Aylık Saltanat : Siyaset Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, İstanbul: Boyut Yayıncılık, 1998.   
5 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
6 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
7 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
8 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
9 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
10 Yazar Adı, Soyadı, Kitap Adı, yayın Yeri: Yayınevi, Yıl   
 
Sayfa 1 / 2

Site İstatistikleri

Bugün50
Dün533
Bu Hafta50
Bu Ay13291
Toplam452841

Visitor Info


Who Is Online

2
Online

Pazartesi, 24 Şubat 2020 02:55

S5 Quick Contact

S5 Box

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...